Edip Akbayram: Ezilenlerin melodik sesi olmaya çalışıyorum

‘Şarkıların beyefendi sesi’ Edip Akbayram, 40 yıllık sanat yaşamına tam 37 albüm sığdırdı. Hayatı boyunca ‘ezilenlerin melodik sesi’ olmaya çalışan sanatçı, yeni yılda yepyeni bir albümle sevenlerinin karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Akbayram, aynı zamanda bir Kadıköy/Moda sakini. 68'de İstanbul'a geldiğinde görür görmez aşık olduğu ve hemen yerleştiği Moda için ‘Burada nefes alıyorum. Moda, benim cumhuriyetimdir’ diyor

04 Ocak 2011 - 09:42

Herhalde hepimizin yüreğine dokunan, dinledikçe ah çektiren bir Edip Akbayram şarkısı vardır. Kimi için Hava Nasıl Oralarda'dır, kimi için Kuşlar, kimi için de Hasretinle Yandı Gönlüm ya da bir başka şarkı. Edip Akbayram, politik duruşu, gür sesi, haktan, adaletten dem vuran şarkılarıyla birkaç kuşağın gönlüne taht kurmuş bir isim. 1960'lı yıllarda Gaziantep'te amatör heyecanla başladığı müzik serüveninde, çizgisinden hiç ödün vermedi. Zira 80 darbesi döneminde ülkeyi kasıp kavuran baskılardan o da bir sosyalist olarak nasibini almıştı. Yılmadı, kararlılığını hep sürdürdü. Şimdi 38. albümünün heyecanı içinde. Dolayısıyla da çok yoğun. Ama bizi kırmadı ve 1968'den beri yaşadığı Moda'da buluştuk...

- Bu röportaja hazırlanırken sizi daha yakından tanımak için biraz araştırma yapayım dedim ama fark ettim ki medyada çok az yer alıyorsunuz. Bu bilinçli bir tercih mi?
Evet öyle, televizyon programlarına pek katılmıyorum, röportaj da az veriyorum. Medyatik olmayı sevmiyorum. Nitelikli birkaç programa-ki onlar da çok az kaldı-katılıyorum. Her yere gitmektense az gidiyorum ama buna değecek bir programda yer almayı yeğliyorum.

- Ama teklif geliyordur?
Evet çok geliyor. Çıkmaya kalksam her gün bir kanalda ya da gazetede yer alabilirim. Ama sevmiyorum, istemiyorum. İnce eleyip sık dokuyup, ona göre kabul ediyorum. Kadıköylü olduğum için, Gazete Kadıköy'ü takip ettiğim için de, ulusal basın yerine sizin nazik davetinizi kabul ettim.

- Teşekkür ederiz. Madem az röportaj veriyorsunuz, bu söyleşimizde müziğe nasıl başladığınızı sizden dinlemek isteriz.
Elbette. Antep'te lisede okuduğum yıllarda kurduğumuz bir amatör orkestra ile müziğe merhaba dedim. Zaten okulun da müzik kolu başkanıydım. Orkestramız ile çevredeki tüm müzikal etkinliklere katıldık.

- Ne tür müzik yapıyordunuz?
Fikret Kızılok, Cem Karaca, Karacaoğlan, Pir Sultan...O tür şarkılar. Çünkü ben kendi coğrafyamın müziğini yapmak istiyordum. O dönem Türkiye'de büyük bir aranjman modası vardı. Dünyada hit olmuş şarkılara Tükçe sözler yazılırdı. Ama bu şarkılar Avrupa'da ve dünyada işlevini kaybettiği zaman bunları Türkiye'de yorumlayan şarkıcıların da işlevleri kayboluyordu. Yaşadığımız coğrafya çeşitli kültürleri içinde barındıran büyük bir medeniyet. Dolayısıyla ben de bu ülkenin yetiştirmiş olduğu Pir Sultanları, Nazımları, Karacaoğlanları, Aşık Mahsuni Şerifleri yorumlamalıyım. Bu düşünceyle kendi müzikal çizgimi tayin ettim.

- Müzikal geçmişinize geri dönecek olursak...
Antep'ten sonra üniversite için İstanbul'a geldim. Tam o sırada Altın Mikrofon yarışmasında birinci oldum.

- Böylece üniversite yerine müziği mi seçtiniz?
Yaşam bazen iyiliklerle bazen buna karşıt şeylerle dolu. Belki de o yarışma olmasaydı ben de başka bir iş yapıyor olacaktım. Dişçiliği kazanmıştım. Ama daha okula kayıt yaptırmadan yarışmada birinci olunca, okul ve müzik arasında tercih yapmam gerekti. Müziği çok seviyordum ve bu birincilik ödülünün ufkumu açacağı düşüncesiyle müziği tercih ettim. Şimdiki aklım olsa yine müzik derdim. Çünkü herkes her şeyi olabilir ama sanatçı olmak zordur. O açıdan kendimi her zaman şanslı hissettim.

‘MÜZİK SEKTÖRÜ DİBE VURMUŞ’

- İlk albümünüzü ne zaman yaptınız?
1972'de Altın Mikrofon'u kazandıktan sonra ilk 45'lik plağımı yaptım; Kükredi Çimenler. Söz Aşık Veysel, müzik ben. Zaten bu şarkı yarışmayı bana kazandıran şarkıydı. Biliyorsunuz o zamanlar 45'likler arkalı önlü idi. Arka tarafında da Aşık Mahsuni'nin güzel bir türküsü vardı.

- Profesyonel müzik hayatınıza başlarken, kendinize nasıl bir kariyer çizmek istiyordunuz?
Sanatın toplumsal işlevine çok önem veriyordum. Yani ürettiğinizi yaşadığınız toplumla paylaşmanıza sanat diyebilirsiniz. 72'den bu yana toplumcu bir müzik düşüncesiyle ürettiklerimi 40 yıldır yaşadığım coğrafyadaki insanlarla paylaşmaya çalıştım.

- Toplam kaç eseriniz var?
40 yılda 37 tane albüm üretmişim. Neredeyse her seneye bir albüm düşüyor.

- Zor olmadı mı?
Eskiden albüm çıkarmak çok keyifliydi. Çünkü ürettiğinizin karşılığını alabiliyordunuz. 1970-80 arasına her yaptığım 45'lik 1 milyonun üzerinde sattı. Bu bugün CD'de 6-7 milyon satışa denk gelir. Tabi o dönemde internet yoktu, korsan yoktu. Yaptığınız albüm birebir 70 milyona hemen sunuluyordu.

- Yeri gelmişken sorayım, korsana karşı mısınız?
Korsana kim karşı olmaz ki?! Hepimiz karşıyız. Düşünün ben bir albüme ortalama 1.5 yıl emek veriyorum. Bestelerin araştırılması, telif haklarını ödeme aşaması, stüdyoda kayıtlar... Bir albüme sanatçı dışında da çok sayıda kişi emek veriyor. Sonra albümü unuyorsunuz piyasaya. Ama 2 saat sonra birileri internetten kopyalıyor. Ha sizin cebinizden paranızı almış ha emeğinizi çalmış fark etmiyor!

- Günümüz müzik piyasasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye'deki müzik sektörü dibe vurmuş durumda. Biz 300-500 bin CD ile piyasaya çıkardık bugün 2-3 bin CD ile piyasaya çıkan şarkıcılar var. Bir de şu sorun var; dünyanın her yerinde dinleyiciler internetten albüm indiriyor ama bunun karşılığında çok olmasa da bir telif bedeli olarak küçük bir ücret ödüyor. Bu bedel, damlaya damlaya göl olur misali yorumcuya, besteciye, yapımcıya gelir sağlıyor. Ama maalesef bizde git derdini Marko Paşa'ya anlat! Bu ülkenin kültürüyle maliyesiyle uğraşan yetkililerin buna çözüm bulması lazım, zira müzik sektörü dünyanın en çok gelir getiren sektörlerinden birisi.

- Sektörü nitelik açısından nasıl görüyorsunuz? Takip ettiğiniz genç yorumcular var mı?
Açıkçası isim vermek istemiyorum çünkü daha önce verdim birtakım isimler ama o kişiler beni hep hayal kırıklığına uğrattı. Kimse bu işe uzun bir maraton diye bakmıyor. Sanat uzun maratondur, birkaç albümle kendinize sanatçı diyemezsiniz. Bir ülkenin geleceği o ülkenin gençleridir. Ben de elbette ki gençlikten asla karamsar değilim. Ama bizim ülkemizde maalesef popülist kültür önde olduğu için medya daima kahramanlar yaratıyor, sonra onları bir kağıt gibi buruşturup çöpe atıyor, sonra yine başka kahramanlar yaratmaya devam ediyor. O nedenle genç sanatçı adaylarının ayaklarını yere sağlam basmaları, medyatik olmaktan daha önemli, kalıcı şeyler yapmaları lazım. Önce işi sevmek, sonra yaşadığınız topluma saygı duymak, nitelikli ve nicelikli ürünler üretmek bir sanatçının temel görevleridir.

- Siz tam da bu yüzden medyatik olmayı tercih etmiyorsunuz değil mi?
Evet mesele beni görmekse, eserlerim zaten ortada. Bu albümleri sevebilir ya da eleştirebilirsiniz. Ama kimse benim yatak odama giremez. Her gün göz önünde olmak kimi arkadaşlarımıza kâr gibi görünüyor ama aslında bu onlardan çok şey alıp götürüyor. Gazetelerde manşet olmak, televizyonlarda görünmek cazip gibi görünebilir ama maratonun diğer tarafı aksıyor.

- 12 Eylül döneminde siz de zorluklar yaşadınız değil mi?
Ben sosyalist bir insanım. Düşüncelerimi her zaman her yerde çekinmeden söyledim, söylerim de. Zaten sanatçının özgür olması, hiçbir şeyden korkmaması, inandığı doğruları savunması gerek. Ben de ezilen insanların-etnik kimlikleri ne olursa olsun-melodik sesi olmaya gayret ediyorum. Hayatım boyunca hep onların yanında oldum. Onların yanında olurken de baskı, işkence, tutuklama gibi şeyler geçti başımızdan. Ama gülü seven dikenine katlanır diyorum. Biz işin zor tarafını seçtiğimiz için, sorumlu sanatçı olduğumuz için bunlara şimdiye kadar göğüs gerebildik. Bundan sonra da yine doğru bildiğim adımları ülkem adına atarım. Solcu, ilerici, yurtsever, demokratlara yapılan tüm baskıları biz sanatçılar da yaşadık. Para karşılığında çizginizi değiştirmeniz için baskı yapılan bir rejimdi. Namuslu kalmanın, inandığını savunabilmenin bedelleri vardı. Biz bu bedelleri ödedik. Benim için onurum çok önemlidir. 12 Eylül'den sonra bazı arkadaşlarımızın ekonomik nedenlerle çok farklı yerlerde durduğunu görünce üzülüyorum. 7'sinde neyseniz 70'inizde de o olmak zorundasınız.

- Peki 12 Eylül'ün ardından nasıl toparlandınız? İlk albümü ne zaman çıkardınız?
Hiçbir zaman teslimiyetçi olmamaya gayret ettim. Karanlığın aydınlığı da vardır düşüncesiyle çok mücadele verdim. 80 darbesinden sonra 85'e kadar çalışamadık. Çocuklarımıza süt alamadığımız günler oldu. Ama bu arada size, bir daire parası kadar teklif edip “arabesk okuyun” diyenler oldu. Biz ise hep “Ne biz bunu duymuş olalım ne de siz söylemiş olun” cevabını verdik. 85'te “Nice Yıllara Gülüm” albümünü yaptım. Edip Akbayram’ın hiçbir kurumla, örgütle bağı olmadığı zamanla ortaya çıktı. Yaptığım nitelikli albümlerle var olmaya çalıştım.

- “Sanatçı özgür olmalıdır” dediniz az önce. Siz, bir sanatçı olarak kendinizi bu ülkede özgür hissediyor musunuz?
Sanatımı yapma açısında kendimi daha özgür hissediyorum. Ben istediğim şarkıları, türküleri söylerim, kimse karışamaz. Ama şu andaki siyasal konjoktörü düşündüğümüzde, bireysel olarak özgürüm ama toplumsal olarak değilim. Cumhuriyet karşıtı eylemler var, tek adamlığa giden bir yönetim sistemi hakim, yargı elden gidiyor. Bunlar hukuk ve demokrasi açısından tehlikeli evreler.

- Tam da böyle bir dönemde Tekel işçileri için 1 Mayıs Marşı'nı seslendirdiniz.
Evet, Türkiye'de ilk defa ben 1 Mayıs Marşı'nı ulusal bir kanalda onlar için okudum.
Hayatımda çok anlamlı bulduğum iki özel gün vardır. Biri 12 Eylül öncesi İzmir'deki Tariş işçileriyle beraber eylemlere katıldığım. Diğeri de hayatımda ilk kez bir yılbaşını Ankara'da tekel işçileriyle şarkı söyleyerek geçirdiğim zaman.

- Başbakan'ın sanatçılar için düzenlediği kahvaltıya da muhalif kimliğiniz nedeniyle mi katılmadınız?
Elbette.

- Başbakan'a düşüncelerinizi açıklamak istemez miydiniz?
Başbakana düşüncelerinizi açıklayamazsınız ki! Başbakan o kadar kişinin düşüncesini 3 dakikada nasıl anlayabilir? Herkesi dinlemeye kalksa da saatler sürer. Ayrıca dinlese bile, benim sayın Başbakan ile konuşacak bir konum yok. Yani ben hayatım boyunca düşündüklerimi özgürce şarkılarımla, meydanlardaki konuşmalarımda ifade ettim. Kapalı kapılar ardındaki bir kahvaltıda başbakanla konuşacak ortak bir noktam yok.

- Kahvaltıya gidenleri eleştiriyor musunuz?
Hayır. Belki onlar kendi isteklerini Başbakan'a iletmek için gitmişlerdir. Ama pek de işe yaradığını sanmıyorum. Gidenler Başbakan'la kahvaltı yapıp çıkmışlardır, bu kadar.

'SIFIR BİR ALBÜM GELİYOR'

- Konserlere, festivallere katılıyorsunuz. Yeni albüm gelecek mi??
40 yıldır kemikleşmiş bir dinleyici kitlem var. Bu da konser tirajını daha da yükseltiyor. Türkiye'nin tüm ekonomik dengesizliklerine rağmen yurt içi ve dışında 25 etkinliğe katıldım. Evet yeni bir albüm yapacağım. Şu an repertuvar aşamasındayız. Ocak'ta stüdyoya gireceğim. Hiç kimsenin duymadığı şarkı ve türkülerin olduğu albüm ayın sonunda çıkmış olacak. Bunu da ilk kez gazeteniz aracılığıyla duyurmuş olalım. Sıfır bir albüm olacak.

- Neden ‘sıfır albüm’ tanımını kullandınız?
6 seneden sonra ilk kez sıfır albüm. Çünkü o arada çıkan albümler, karma ya da kolaj adı altında bizden habersiz yayınlandılar.

- Müzik firmalarının buna hakkı var mı?
Telif haklarının çarpıklığımdan! Dava filan da açamıyoruz ki ben yorumcuların haklarını savunan bir oluşum olan Müzik Yorumcuları Derneği Yönetim Kurulu üyesiyim. Ama kendi haklarımızı bile koruyamıyoruz.

- Eurovision Şarkı Yarışması'nda bu yıl Türkiye'yi Yüksek Sadakat temsil edecek. Ne söylemek istersiniz bu yarışmayla ilgili?
Açıkçası pek önem vermiyorum.15- 20 yıl önce Eurovision'a gitmek önemliydi ama şimdi öyle değil. Tabi genç sanatçılar katılıyor, başarılı da oluyorlar. Onları tebrik ederim.

‘MODA'DA NEFES ALIYORUM’

- Size Kadıköy'ü, Moda'yı soracağım elbette. Ama önce Avanos'la başlayalım.
6 yıldır yazları Avanos'ta yaşıyorum. Turistik gezi için gitmiştik, sonra o kadar beğendik ki bir ev aldık oradan. Çok doğal, güzel bir yer. İnsani ilişkiler çok sıcak, büyük kentlerdeki o kokuşmuşluk yok. Ayrıca da sanatın olduğu bir yer.

- Ya Moda? Ne zamandır burada yaşıyorsunuz?
1968'de İstanbul'a geldim, Moda'yı gördüm, aşık oldum ve hemen yerleştim. Yeşil ve mavinin hakim olduğu masal gibi bir yerdi, kuş sesleri, ağaçlar...

- Nesini seviyorsunuz Moda'nın?
Moda, benim cumhuriyetim. İstanbul'un güzel duyarlı insanlarının sahiplediği güzel bir yer. Şimdi, her türlü kozmopolitliğe rağmen hâlâ İstanbul'un en güzel yerlerinden biri. Burunda bir çay içmek, bir parkta oturmak... Burada kimse kimseyi rahatsız etmez. Eşimle burada tanıştım, burada evlendim. Evden çıktığımda eşe dosta, esnafa selam vererek yürümek çok keyifli. İşim olmadıkça Moda sınırlarından çıkmıyorum zaten. Köprünün yarısına gelince, “Ohh köye, Kadıköy'e geldim” diye seviniyorum. Asla buradan ayrılmayı düşünmedim. Burada nefes alıyorum. Moda benim için vazgeçilmez bir tutkudur.

Röportaj: Gökçe UYGUN
Fotoğraflar: Sinem TEZER
 

Etiketler; edip akbayram

ARŞİV