Evimizden bir yıldız: Adile Naşit

Sinemada asla başrol oynamamasına rağmen yediden yetmişe halkın kalbinde taht kuran Adile Naşit’in yaşamı kitap oldu. Adile Naşit’in kuzucuklarından biri olan yazar Sibel Öz, “Oyuncu - Yeşilçam Yıldız Sisteminde Bir Anti-Yıldız: Adile Naşit” kitabıyla Naşit’in Yeşilçam’ın katı yıldız sistemine rağmen nasıl yıldızlaştığını anlatıyor

05 Mart 2020 - 15:01

Sokakta oynayan, ağaçlara tırmanan, düşe kalka büyüyen çocuklardık. Her akşam televizyon karşısına heyecanla geçer, onuna adımızı söylemesini beklerdik. Bir gün mutlaka söyleyeceğinden emindik… Yaramazlık yapanın, yemek seçenin, mızıkçılık edenin, burnunu karıştıranın anne babasından önce çekindiği, hiç karşılaşılmadığı halde çok sevdiği teyzesiydi. Sadece oyunculuk yeteneğiyle değil, vicdanı, gülen gözleri, samimiyeti ile bizden biriydi Adile Naşit... Birileri ya da televizyon öyle dediği için değil biz öyle olduğundan emin olduğumuz için Adile Teyze’mizdi. Adile Naşit’in kuzucuklarıydık. Yaşımız kaç olursa olsun hep onun kuzucukları kaldık…

“Uykudan Önce” çocuklarından biri olan yazar Sibel Öz de, Adile Naşit’e ahde vefa duygusuyla “Oyuncu Yeşilçam Yıldız Sisteminde Bir Anti Yıldız Adile Naşit” kitabını yazdı.  Sibel Öz ile yüksek lisans tezi olan çalışmasını ve Adile Teyze’mizi konuştuk.

 Hatırlatalım; Sibel Öz 7 Mart Cumartesi günü 15.00-17.00 arasında Kadıköy’deki Akademi Kitap Cafe’de kitabını imzalayacak.

  • “Oyuncu” aslında bir tez çalışması. Adile Naşit nasıl bir tez konusu oldu?

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon Sinema Bölümü öğrencisiydim. Bu benim ikinci üniversitem. Aynı okulun Sinema Bilim Dalında yüksek lisans yaparken sinemanın kalbinden, bir boşluğu doldurmaya dönük bir şey yapmak istedim. Kendi alanımdan çıkma konusunda kendimi zorladım. Bu konuyu da belirleyince hocam Prof. Zeynep Çetin Erus da çok heyecanlandı. Ama başlarda çok ürktüm. Çünkü Adile Naşit bizim kuşağın farklı duygularla yaklaştığı bir figür. Bildiğim her bilgi kırıntısının defalarca sağlamasını yaptım. Kolaylıkla çıkmadı. Bir noktadan sonra sanki bu üniversiteyi, yüksek lisansı bu konu için okumuş gibi hissettim. Araştırmaya başladıktan sonra sinema tarihi alanındaki ciddi boşluklar, genellemeler, internet çağına geçişte bir dolu bilgi kirliliğiyle karşılaştım.

  • Aslında çok yakın tarih…

Çok yakın bir tarih, o tarafı daha acı. 1987 yılında kaybetmişiz, henüz dün. O dönemin çocukları, yetişkinleri henüz hayatta. Ama Türkiye’nin bu kadar çok sevilen figürü hakkında bilginin olmaması benim omuzlarımdaki sorumluluğu çok fazla arttırdı. Çok kıt ve yetersiz bilgiler üzerinden gittim.

Bu kitabın bir biyografi veya nostalji kitabı olmaması gerektiğinden emindim. Bu kitap sinema tarihi içinden Adile Naşit’in kim olduğu sorusuna cevap aramaya çalışan bir kitap olmalıydı. Adile Naşit’in bir ayağı tiyatroda bir ayağı sinemada bu yüzden kitabın merkezini sinema ve Yeşilçam’ın en güçlü dönemleri olarak tutmaya çalıştım.

“KAPILAR ÇOK AÇIK DEĞİL”

  • Çalışma nasıl ilerledi? Kimlerle konuştun?

Hayat hikâyesi, tiyatrodaki ve sinemadaki serüveni beni detay konulara sürükledi. Bence onlar çok kıymetliydi. Onları da kitapta sürekli dipnotlarla aydınlanır ve aydınlatır tutmaya çalıştım.

Kimlerle görüştün sorusuna gelecek olursak; kitabın sonuna röportajlar koymak istedim ve bazı kişilerle görüştüm. Mesela Ayşen Gruda ile görüştüm. Adile Naşit’in 1976’da Altın Portakal ödülünü aldığı filmde başrol oyuncusu Uğur Dündar ile görüştüm. Özellikle Sezen Aksu ve Müjde Ar ile görüşmek isterdim ama ne yazık ki bu konudaki girişimlerden sonuç alamadım. Çok sevdiğiniz ya da yakın dostunuz hakkında akademik bir çalışma yapılırken bir katkı sunmak biraz da bilime, akademiye hizmet etmek anlamına geliyor. Bu konuda kapılar çok açık değil. Birkaç girişimimin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından ben bu görüşmeleri durdurdum.

  • Adile Naşit’in kuzucuklarından, adını söylesin diye bekleyenlerden biri olmalısın.  Uykudan Önce çocuğu olarak bu kitap nasıl bir ruh haliyle yazıldı?

Kuzucuklarım duygusundan çok fazla sıyrılamadım, o bende çok büyük bir sorumluluk duygusu yarattı ama akademik bir çalışma yaparken mesafeyi korudum. Korumasaydım güzelleme yapardı, ya da kitap bir Yeşilçam nostaljisi kitabı olurdu ki buna hiç gerek yok, zaten bunlar var.

Konunun içine girdikten sonra Adile Naşit’in kafamızdaki Hafize Anne olmadığını anladım. Kitabın önermesi zaten oraya oturdu. Yeşilçam yıldız sistemi eleştirisi bağlamında bir çalışma yapmak gerekiyordu. Bazı bulgulara ulaştıkça bir dedektif usulü ile çalışmaya başladım.

Adile Naşit’i inceledikçe araştırdıkça onun da babası Naşit Bey gibi komik bir meddah olduğunu, kadından da komik oyuncu çıkabildiğini ama o açılardan hakkının çok da teslim edilmediğini gördüm. Ertem Eğilmez’in onu popüler hale getirirken esirgeyen anne tipinin kalıbı içerisine fazlasıyla sıkıştırdığını, kendisinin de bunun farkında olduğunu gördüm. Ona hem kanat takmış hem de bir kafesin içine hapsetmiş. Çok sevdiği tiyatrodan koptuğunu ve ne yazık ki 57 yıllık bir ömrün çok kısa olduğunu gördüm. Mesela Adile Naşit’in ölümü Şener Şen’in Hababam Sınıfı’ndan sonra ölmesine benziyor. Yani Şener Şen aklınızda Badi Ekrem olarak kalacak sonraki karakter oyunculuğu olmayacaktı. Çok erken bir ölüm. Adile Naşit gerçekten koşmuş. Kendini dinleyecek, ekonomik durumlardan rahata çıkıp kendi projelerini hayata geçirecek bir yaşam boyutuna erişememiş. 4-5 sene kanserle mücadele ettiğini düşünürsek, tam da ustalaşma çağında Adile Naşit’i kaybediyoruz sonucu çıkıyor.

“KADINDAN KOMİK OLMAZ”DI

  • Hem bu kadar popüler olup hem de yıldız olmamak nasıl bir şey?

Hem dünyada hem de Yeşilçam’da bir imaj, beden temsili olarak yıldız üretme mekanizmaları var. Bunlar o dönemde Ses dergisi yarışmalarıyla, kadın ya da erkek stara dayatılan fiziksel ölçüler. Adile Naşit tip olarak babası Naşit Bey’e çok benziyor. Peki, babasını sevimli komik, çekici ve sahnede ışıltılı hale getiren ölçütler neden Adile Naşit için olumsuz ve olmazın ölçütleri haline geliyor?

  • Neden?

Buna toplumsal cinsiyet meselesi dışında bir cevap bulmak gerçekten zor. Erkeksen bu fiziksel özellikler işine bile yarayabilir ama kadınsan asla başrol oyuncusu olamazsın.

  • Tamam, yıldız değil ama kavuk için yıldız olmasına gerek yoktu, değil mi?

Tabi ki kavuğun devri açısından yıldız olmasına gerek yoktu. Yönetmen Ülkü Erakalın, Adile Naşit’le bir röportaj yapıyor ve orada “Kavuk Naşit Bey’in gardırobunda değil miydi?” diye sıkıştırıyor. Adile Naşit “Öyle de denebilir” diyor. “Öyle” bile demiyor. Ülkü Erakalın “Hayır öyle. Geleneksel tiyatronun bence son temsilcisi sensin” diye Adile Naşit’e söyletemediği şeyi kendisi söylüyor. Naşit Bey geleneksel tiyatronun en ünlüsü ve en etkilisi. Adile Naşit bu bayrağı gerçekten devralmış. Ve geleneksel tiyatronun son temsilcisi belirlemesi çok doğru bir belirleme. Kavuğun devri sürecinde Adile Naşit nedense kimsenin aklına gelmiyor. Burada da toplumsal cinsiyet konusunda bir cevap mümkün.  Çünkü ‘kadından komik olmaz’ gibi bir bakış açısı var. Mizah da erkek. Oralarda da çok fazla kadın yok. Hatta detaya girersek mizahta kadın cinsel bir obje. Bu payeyi alıp ve devredebilecek kadın sanatçılar yok mu? Kitap bir yandan da bunu tartışmaya açıyor.

“ADİLE NAŞİT TÜRKİYE GİBİ”

  • Peki, Adile Naşit’i niye bu kadar sevdik?

Adile Naşit bizim için adı geçtiğinde hem hepimizi gülümseten hem de burnumuzun direğini sızlatan, hüzünlendiren bir figür. O bütün yaşamında toplumu güldürmeyi vazife edinmiş olsa da biz onu hatırladığımızda sadece gülümsemiyoruz aynı zamanda hüzünleniyoruz. Çünkü seyirci çok önemli bir değeri kaybettiğinin farkında. Hem ondan aldıklarının hem de yokluğunun ne derece bir kayıp olduğunun farkında. Akademik olarak bu tanımı ortaya koysak da koymasak da seyircinin gönlündeki yeri budur. Bu kitap sadece bir hakkını teslim etme ya da saygı duruşu niteliğinde olabilir.

Adile Naşit bir taraftan Türk, bir taraftan Rum, bir taraftan Ermeni. Ne gibi? Yani Türkiye gibi. Bizim gibi. Böyle olduğu için de onu çok seviyoruz. Çünkü bize benziyor. Onun kadar ünlü olan diğer oyuncularla farkı şu; sahnedeki Adile Naşit ile gerçek yaşamdaki Adile Naşit arasında kesinlikle bir mesafe yok.  Bu açıdan da halk tarafından çok seviliyordu. Çünkü o evimizden biriydi.

BİR ANTİ-YILDIZ ADİLE NAŞİT

Geleneksel tuluat tiyatrosuNU modernleştiren ilk tiyatro sanatçısı Naşit Bey, 1943 yılında tedavi gördüğü hastanede gözlerini hayata kapadığında ardında Selim ve Adile adlarında iki evladını bırakır. Adile Naşit henüz 12 yaşındadır. Ailede devam eden ekonomik sıkıntılar Naşit Bey’in ölümüyle daha da artar. Bu yüzden iki kardeş farklı işlerde çalışır.

1944 yılında yani 13 yaşındayken, Necdet Mahfi Ayral’ın aracılığı ve Muhsin Ertuğrul’un rızasıyla İstanbul Şehir Tiyatrosu Çocuk Bölümü’ne girer. Önce bir çocuk oyununda daha sonra Hüseyin Cemal ve Cahide Sonku’nun oynadığı bir oyunda küçük bir rol alır.

Adile Naşit, bir temsilden önce oyunculardan biri hastalanınca – henüz 14 yaşında olmasına rağmen- makyajla yaşlandırılıp “anne” rolünü oynar. Bu onun gerçek anlamda ilk rolüdür.

25 YAŞINDA ANNE ROLÜ

25’ine geldiğinde de Gülriz Sururi’nin annesi olarak 65 yaşında bir kadını canlandıran Adile Naşit’in bu role ilişkin anlatımı kitapta şöyle yer alıyor: “Tiyatro yaptığım o gençlik yıllarımda, sinemaya çok büyük bir tutkum vardı, o zamanlarda da çok severdim sinemayı. Ama rahmetli Ziya Bey, ‘Hiç heveslenme, bu boyun bosun ve tipinle senin sinema şansın yok’ derdi her zaman. O ara, Muammer Karaca’da “Masif İskemle” adlı bir oyun oynuyorduk. 25 yaşında idim. Ama bana verilen rol, Gülriz Sururi’nin annesi rolüydü ve 65 yaşında bir kadını canlandırıyordum. Bir akşam tiyatroda bu oyunu izleyen Anadolu Film sahibinden bir film teklifi geldi. Ziya Bey’in yanılmış olması beni son derece mutlu etmişti. Ertesi sabah heyecanla film yazıhanesine gittim. Hiç unutmam kapıyı Hüseyin Peyda açtı ve ‘Kimi aradınız?’ dedi. ‘Film için geldim, beni çağırmışsız’ dedim. Şaşkındı adam. ‘Yanlışlık olacak’ dedi, “Biz sizi değil, oyunda oynayan 65 yaşındaki kadını çağırdık.’ Bu defa şaşkınlık sırası bendeydi. Adam devam etti, ‘Kusura bakma kızım, seni buraya kadar yorduk’ dedi. ‘N’olur beni oynatın, diye yalvarmaya başladım. Makyaj yapar istediğiniz gibi yaşlanırım’ dedim ama kabul ettiremedim kendimi. Güldüler ve kapıyı gösterdiler bana. Ağlayarak eve döndüm.”

Şehir Tiyatrosu’nda 1945 yılında “Nar Tanesi Nur Tanesi” isimli oyunda başrol oynayan Naşit’e sezon sonunda Muammer Karaca’dan teklif gelir. Karaca Tiyatrosu’nda oynadığı ilk oyun 1946’daki “Platin Palas” olur.

1947’de “Yara” adlı filminden sonra beyazperdede rol aldığı ilk film 1950’de Ömer Lütfi Akad’ın yönettiği “Lûküs Hayat”tır.

1950’de Muammer Karaca Tiyatrosu’nda tanışıp âşık olduğu sanatçı Ziya Keskiner ile evlenir. Bir yıl sonra Ahmet adını verdikleri oğulları doğar. Ahmet 16 yaşındayken geçirdiği kalp ameliyatı sonrası hayatını kaybeder.

3 Ekim 1961’de Adile Naşit ve ağabeyi Selim Naşit Özcan, Ziya Keskiner ile birlikte babalarının adını yaşatmak için Ankara’da Naşit Tiyarosu’nu kurarlar. Tiyatro üç ay sonra iflas edince ekip yeniden İstanbul’a döner.

1962 yılından sonra Gazanfer Özcan Tiyatrosu’nda sahne alır.

1970 yılında Ülkü Erakalın’ın yönetmenliğini yaptığı “Vur Patlasın Çal Oynasın” dan sonra Adile Naşit’in yolu, hayatının kalanını değiştirecek yönetmen Ertem Eğilmez ile kesişir. Ertem Eğilmez’in yönettiği, senaryosunu Sadık Şendil’in yazdığı “Sev Kardeşim” (1972), onun sinema kariyerinin gerçek anlamda başlangıcı olur. Bu filmde Mesude karekterini canlandırarak Tarık Akan, Hülya Koçyiğit ve Münir Özkul ile birlikte oynar.

Atıf Yılmaz’ın yönettiği, Uğur Dündar ve Hülya Koçyiğit ile oynadığı “İşte Hayat” filminde canlandırdığı Makbule rolüyle 1976’da 13. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazanır.

Adile Naşit’in esas patlaması yine Arzu Film bünyesinde çekimlerine başlanan ve Ertem Eğilmez’in yönettiği “Hababam Sınıfı” filmleriyledir. “Hababam Sınıfı” serisinde Adile Naşit, müstahdem Hafize Ana rolünü canlandırarak, seri içinde en önemli ve akılda kalan karakterlerden biri olacaktır.

VE PERDE KAPANIYOR…

Adile Naşit’in özellikle çocuklar konusundaki duyarlılığı kendisini, 1981’de Türkiye’de çocuklar için yapılan programların ilk örneklerinden olan ‘Uykudan Önce’ye taşır.  Naşit’in televizyon ekranlarından çocuklara masallar anlattığı program, çocuklar tarafından çok sevilir. Sanatçı, kendi deyimiyle her programın başında isimlerini teker teker saydığı “kuzucuklar”ının “Masalcı Teyze”si olur. Adile Naşit, programın ilk bölümüne kaybettiği oğlu Ahmet’in ismini anarak başlar.  Naşit, bu program nedeniyle 1985’te “Yılın Annesi” seçilir.

 “Uykudan Önce” hiçbir gerekçe gösterilmeden ve haber bile verilmeden yayından kaldırılır. Adile Naşit programın yayından kaldırıldığını televizyon ve gazete haberlerinden öğrenir.

 1982 Temmuzu’nda Adile Naşit bir kayıp daha yaşar: Eşi Ziya Keskiner kalp krizi sonucu hayatını kaybeder.

Kuruntu Ailesi’nin (1983) ilk bölümlerinde daha önce birlikte tiyatro yaptığı Gazanfer Özcan, Gönül Ülkü gibi usta oyuncularla yer alır.

Son filmi ‘Annem/Bırakmam Seni’nin (1987) çekimleri sırasında rahatsızlanarak hastaneye giden Adile Naşit’e bağırsak kanseri teşhisi konulur. Daha önce hiçbir filmde ölmeyen Naşit’in rol icabı ölmesi gereken bu son filmdeki rol arkadaşı Canan Perver setteki oyuncuyu şöyle anlatır: “Adile Abla, genellikle komedilerde oynadığı için hiçbir filminde ölmemişti. Ama o filmde ölmesi gerekiyordu. Bu arada kanser bütün vücudunu sarmış, birkaç aylık ömrü kalmıştı. Biliyordu öleceğini. Çekim aralarında sık sık ‘Acaba bu filmi bitirebilecek miyim?’diye sorardı. Sıra o sahneye geldiği zaman gözyaşları içinde öylesine dokunaklı oynadı ki, sanki ölümün provasını yapıyordu. Son repliği de şuydu: ‘Sevenlerim beni hep gülerek ve neşeyle hatırlasın.’”


ARŞİV