Futbol, sadece 22 kişinin bir topun peşinde koştuğu 90 dakikalık bir spor müsabakası mı, yoksa insan doğasının, hırslarının, korkularının ve aidiyet hissinin sergilendiği devasa bir laboratuvar mı? Çeşitli radyo, televizyon, gazetelerde spor haberciliği yapan Burcu Kapu, Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı Futbol / İnsanın Kendiyle Maçı ile oyuna başka bir pencere açıyor.
Futbolu yalnızca skorlar ve istatistikler üzerinden değil, biyoloji, sosyoloji, psikoloji ve ekonomi süzgecinden geçirerek ele alan Kapu, sahadaki mücadelenin aslında insanın kendisiyle olan mücadelesiyle nasıl paralellik gösterdiğini mercek altına alıyor. Burcu Kapu ile futbolun hayatındaki yerini, erkek egemen bir kültürde kadın yazar olmanın getirdiği zorlukları, tribünlerden dijital alanlara taşınan linç dinamiklerini ve futbolun değişmeyen o büyülü masalını konuştuk.
Kitabı konuşmadan önce futbolu konuşalım. Futbol sizin hayatınıza nasıl ve ne zaman girdi?
Çocukken taraftar olarak girdi. Galiba babama da düşkünlükten, ailece aynı takımı destekliyor oluşumuzu severdim. Bu ilgim yıllar sonra hobim oldu, radyoda spor programı yapmaya başladım. Sonra bir baktım işim de olmuş. Radyo, televizyon, dergi, gazete, Youtube… Sanırım her mecrada çalıştım.
“FUTBOL ÜZERİNDEN OKUMAK MÜMKÜN”
Kitabın adında “İnsanın Kendiyle Maçı” diyorsunuz. Futbolu sosyoloji, ekonomi, psikoloji ve kültür üzerinden okuyorsunuz. Sizin için futbol bir spor mu, yoksa insan davranışlarını anlamak için bir laboratuvar mı?
İkisi birden ama kitapta daha çok ikinci tarafıyla ilgileniyorum. Çünkü futbol çok basit kuralları olan ama insan davranışlarını inanılmaz çıplak biçimde ortaya çıkaran bir oyun. Bir top, iki kale, iki takım ve 90 dakika var. Ama o 90 dakikanın içine aidiyet, rekabet, korku, umut, güç, para, adalet duygusu ve hatta aşk bile sığıyor.
Kimin kazanacağı belli değil, herkes aynı kurallara tabi ve hikâyenin son düdüğe kadar değişme ihtimali var. Bu yüzden biyolojiden sosyolojiye, psikolojiden ekonomiye kadar pek çok şeyi futbol üzerinden okumak mümkün.
Bir kadın olarak futbol üzerine kitap yazmak sizin için sadece bir yazarlık tercihi miydi, yoksa futbol dünyasında kadınların konumuna dair kişisel bir hikâyenin devamı mı?
Başlangıçta bunun bilinçli bir tercihten çok hayatın içinde kendiliğinden geliştiğini söyleyebilirim. Futbol yazmaya başladığımda “Kadın olarak futbol yazıyorum” diye bir kimlik inşa etmeye çalışmadım. Ben futbol yazmak istiyordum, yazdım. Fakat zaman içinde bu dünyada kadın olmanın yaptığınız işin önüne mutlaka eklenip belirtildiğini anlıyorsunuz.
Futbol hâlâ erkeklerin çoğunlukta olduğu bir alan. Dolayısıyla kadınsanız bazen yaptığınız işten önce kadınlığınız görülüyor. Ne kadar bildiğinizden emin olmak isteyen, bunu doğrudan söylemese bile size bir test uygulayan insanlar çıkabiliyor. Ben de zaman içinde bununla uğraşmayı değil, işimi yaparak o tartışmayı gereksiz hale getirmeyi tercih ettim.
Bu kitap benim açımdan biraz da bunun devamı. Daha önce futbolu kadınlara anlatan bir kitap yazmıştım; şimdi de futbolun insanı nasıl anlattığını yazdım. Çünkü futbol kadınların da erkeklerin de aynı oyunun içinde olduğu bir hayat alanı.
Bir kadın futbol yazarı olarak erkek egemen bir futbol kültürünün içinde çalışırken, “futbolu bilen kadın” olmayı ayrıca ispat etmeniz gerektiğini hissettiğiniz oldu mu?
Bir kadın futbol konuşmaya başladığında bazen konu bir anda futboldan çıkıp onun futbol bilgisini ölçmeye dönüşebiliyor. Ofsayt nedir, bu oyuncu hangi takımda oynuyor, şu pozisyona ne diyorsun… Erkeklerin aynı ortamda birbirlerine böyle bir sınav yaptığını çok daha az görüyorsunuz. Bir erkeğin futbol hakkında konuşması genellikle yeterli kabul ediliyor; kadınsanız bazen gerçekten ne bildiğinizi kanıtlamanız bekleniyor. Ve bu hiç bitmeyen bir sınav. Yıllardır yayın yapıyorum, iki futbol kitabım var, gazetede düzenli yazıyorum ama halen bir yayınımın altına gelip “Kadından da futbol dinlemeyelim” yazan var. Bu zihniyete ne anlatabilirsiniz ki?
“MESELE SADECE SAYIYI ARTIRMAK DEĞİL”
Futbolun tribün, medya ve yönetim tarafında kadınların görünürlüğü artıyor. Sizce kadınlar futbolun öznesi hâline mi geliyor, yoksa hâlâ erkeklerin kurduğu oyunun içine mi dahil oluyor?
Kadınların görünürlüğünün arttığını kesinlikle düşünüyorum ama görünür olmakla özne olmak arasında hâlâ bir mesafe var. Tribünde daha fazla kadın görüyoruz, spor medyasında kadınların sayısı arttı, yönetim tarafında da daha fazla kadın var. Bunlar önemli değişimler.
Ama kadınların futbolun içinde bulunmasıyla futbolun nasıl şekillendiği konusunda söz sahibi olması aynı şey değil. Benim için asıl mesele burada başlıyor. Kadınların yalnızca oyuna dahil edilen kişiler değil, oyunun nasıl oynanacağına, nasıl anlatılacağına ve nasıl yönetileceğine dair söz söyleyen kişiler olması gerekiyor. Yani mesele sadece sayıyı artırmak değil; futbolun dilinin ve kültürünün de değişmesi.
“Linç Neden Tatlı Gelir?” bölümünde bireyin kalabalık içinde nasıl değiştiğini sorguluyorsunuz. Sosyal medya çağında tribünün yerini dijital kalabalıklar mı aldı?
Bir anlamda evet. Hatta dijital kalabalığın tribünden daha güçlü olduğu anlar bile var. Tribünde 30-40 bin kişi aynı anda bağırıyor ama maç bitince herkes evine gidiyor. Sosyal medyada ise kalabalık hiç dağılmıyor.
Eskiden bir futbolcuyu tribünde ıslıklamakla yetiniyordunuz. Şimdi bir futbolcunun tek bir hareketi milyonlarca kişinin önüne düşebiliyor ve insanlar aynı anda onun hakkında hüküm verebiliyor. Üstelik dijital kalabalığın çok önemli bir özelliği var: İnsanlar orada birbirlerinin öfkesini çok hızlı büyütüyor.
Kitapta beni ilgilendiren de tam olarak bu. Kalabalıkta insanın bireysel sorumluluk duygusu azalabiliyor. Dijital ortam bunu ortadan kaldırmadı; aksine kalabalığı cebimize soktu. Artık maç bittiğinde tribünden çıkıyoruz ama kalabalığın içinden çıkamıyoruz.
Günümüz futbolunda masalın sonunu önceden satın alan endüstriyel güçler varken, biz hâlâ çocuk gibi bu masala inanmayı nasıl başarıyoruz?
Çünkü futbolun bütün ekonomik yapısına rağmen hâlâ sonucu önceden satın alamadığınız nadir alanlardan biri olduğunu biliyoruz. Bir kulüp dünyanın en büyük bütçesine sahip olabilir, en pahalı oyuncuları transfer edebilir, en büyük markalarla çalışabilir. Ama sahaya çıktığınızda topun direğe çarpıp çarpmayacağını yine bilmiyorsunuz.
Bir sonraki maçta her şey değişebilir. En güçlü takım kaybedebilir, hiç beklemediğiniz bir oyuncu kahraman olabilir, 90. dakikada gelen bir gol bütün hikâyeyi değiştirebilir. Futbol endüstrileştikçe masalın etrafındaki dekor büyüdü, paranın miktarı arttı, yıldızların değeri arttı. Ama masalın temelindeki belirsizlik hâlâ duruyor. Sanırım bizi bu masala inandıran şey de biraz bu.
Kitapta yenilgi karşısında sürekli bir “suçlu” arama eğilimini de eleştiriyorsunuz. Sizce Türk futbolunda kaybetmeyi kabullenemememizin temelinde ne var?
Çünkü futbolda yenilgiyi sadece bir maçın sonucu olarak görmüyoruz, hatta başarısızlığı bazen kişisel bir aşağılanma gibi algılıyoruz. Takım kaybettiğinde “Bugün olmadı” demek yerine hemen bir suçlu arıyoruz: Teknik direktör, hakem, futbolcu, yönetim…
Bunun içinde bizim toplumsal olarak belirsizliğe ve kontrol edemediğimiz şeylere karşı geliştirdiğimiz reflekslerin de payı olduğunu düşünüyorum. Bir suçlu bulduğumuzda aslında karmaşık bir durumu daha kolay açıklamış oluyoruz. Oysa yenilgi oyunun kendisine dahil. Bence futbolun bize öğretebileceği en zor ama en değerli şeylerden biri de bu: Her şeyi doğru yaptığınızda bile kaybedebilirsiniz. Bunu kabul edebilmek, sadece futbolla değil hayatla da ilgili bir olgunluk.
Kitabın adındaki “kendiyle maç” ifadesine geri dönersek bugün geriye dönüp baktığınızda, futbol size kendiniz hakkında ne öğretti?
Futbol bana kontrol edemediğim şeylerle yaşamayı öğretti. Ne kadar analiz ederseniz edin, ne kadar hazırlık yaparsanız yapın oyunun içinde her zaman bir sürpriz var. Top direkten dönebiliyor, 90 dakika boyunca iyi oynayıp kaybedebiliyorsunuz.
Hayatta da bunun karşılığını çok görüyorum. Bazen elimizden gelen her şeyi yapıyoruz ama sonuç bizim istediğimiz gibi olmuyor. Sonra yeniden başlıyoruz. Çünkü futbolun güzel tarafı şu: Bir maç bitiyor yenisi başlıyor.
“Kendiyle maç” derken biraz da bunu kastediyorum. Rakiple mücadele ederken aslında sürekli kendimizle de karşılaşıyoruz. Sabırsızlığımızla, egomuzla, korkularımızla, kaybetme duygumuzla, yeniden başlama gücümüzle… Futbolu bu kadar ilginç yapan şey de sanırım insanın kendisinden kaçmasına çok fazla izin vermemesi.

BURCU KAPU İLE SÖZÜN KISASI
En sevdiğiniz futbol klişesi?
Basit goller yedik.
En sinir olduğunuz taraftar tipi?
Kendi futbolcusunu ıslıklayan.
Tribünün en komik bahanesi?
Hakem ince ince doğradı.
Futbolcunun en tehlikeli cümlesi?
Önümüzdeki maçlara bakacağız.
Taraftarın en tehlikeli cümlesi?
Bu hocayla olmayacak.
Hakeme söylenecek en masum söz?
Hakeme gözlük.
Bir futbol kuralını silseniz?
Gol sevincinde forma çıkarınca kart görülmesi.
Bir futbolcuya neyi yasaklardınız?
Penaltı almak için kendini yere atmayı.
Taraftara bir kural koysanız?
Küfür yasak.
Futbolda en gereksiz şey?
Yabancı sınırlaması.
Son dakika golü mü, son dakika mesajı mı?
Son dakika golü:)
Derbi mi dünya kupası mı?
Derbi.
Stat mı, televizyon mu?
Stat.