Öldürüldüğünde tanış olduğumuz kadınlar ülkesinde yaşıyoruz. Kendimizi bu karanlığın uzağında sansak, hiçbirimiz bir gün maktul ya da katil olacağımızı düşünmesek de her gün bir kadının öldürüldüğü gerçeği yüzümüze vuruyor. Kadın cinayetleri yalnızca bireysel suçlar değil; toplumsal hafızaya kazınan ve hepimizi ilgilendiren bir gerçeklik.
Zehra Çelenk, Everest Yayınları’ndan çıkan yeni romanı “Gece Unutkandır” ile adalete, hafızaya ve insan hayatının değersizleştirilmesine karşı edebi bir itiraz yükseltiyor. Klasik polisiyelerin aksine yalnızca “katil kim?” sorusunun peşinden gitmeyen; suçu mümkün kılan toplumsal zemini, önyargıları ve kadınların maruz kaldığı dilsel şiddeti de masaya yatıran Çelenk ile yeni romanından yola çıkarak edebiyatı, hafızayı ve hakikati konuştuk.
“EDEBİYAT KALICI OLANIN PEŞİNDEDİR”
Gerçekliğe dair algımızı hem kurmaca hem de kurmaca dışı metinler oluşturuyor. Öte yandan hikâyeler de gökten zembille inmiyor; gerçeklikten besleniyor. Aynı zamanda senaryo da yazıyorum. O da dramatik tempoyu tutmaya ve atmosfer kurabilmeye alan açıyor. Bu nedenlerle, farklı alanlarda yazınca hepsinin birbirini beslediğini düşünüyorum.
Gündem tüketmek üzerine kuruludur; edebiyatsa “kalıcı olan”ın peşindedir. Yazmayı benim için değerli kılan şeylerden biri, gündelik tartışmaların ötesine geçip onların altında işleyen duyguları, yapıları ve çatışmaları gösterebilmesi. Gündem bazen bir çıkış noktası oluyor ama yazarken ilgilendiğim “neler oluyor”dan çok “bu olanlar bize neler yapıyor?” sorusu…
Toplumların da insanlar gibi kendilerine anlattıkları hikâyeler var. Resmî anlatılar var, bir de onların dışında kalan, unutulan, bastırılan ya da hiç duyulmayan hikâyeler var. Beni ilgilendiren şeylerden biri de bu. Çünkü insanlar ve toplumlar hakkında yalnızca anlattıkları değil, anlatmadıkları da çok şey söyler. Edebiyatın görevinin hatırlatmak olduğunu düşünmüyorum ama unutulanları, anlatılmayanları, dolayısıyla hakikati görünür kılabilir.
“SUÇ BOŞLUKTA GERÇEKLEŞMEZ”
Bir suç çoğu zaman boşlukta gerçekleşmiyor. Onu mümkün kılan ihmaller, önyargılar, suskunluklar ve güç ilişkileri var. “Kim yaptı” güçlü bir soru ama beni en az onun kadar ilgilendiren başka sorular da var: “Bu nasıl mümkün oldu? Kimler bunu görebilirdi de görmedi? Kimler yanlış hikâyeye inandı?”… Gece Unutkandır’da yalnızca bir cinayetin failini bulmayı değil, cinayetin gerçekleştiği dünyanın hikâyesini de anlatmayı istedim.
Ben türleri sınırdan çok araç olarak görüyorum. Polisiyenin merak duygusunu ve sürükleyiciliğini seviyorum. Ama aynı zamanda hafızayı, ilişkileri ve toplumsal meseleleri anlatmak ve dil lezzeti de benim için önemli. Bu nedenle de polisiye ile edebi anlatı arasında bir tercih yapmak değil, ikisini aynı hikâyenin içinde buluşturabilmek istedim.
Oldu, elbette. Yitip giden gencecik bir hayata ve onunla yiten ihtimallere bakmak da geride kalanların hayatlarına ve acılarına bakmak da zordu.
Burada bir şeyden özellikle kaçındım. Ağdalı ve ajitatif bir dil. Tema buna çok elverişli olduğu halde buna hiç girmedim. Hatta elverdiği ölçüde mizahın açtığı küçük nefes alanlarıyla ve ölümün yerine yaşamı koyarak anlatmak istedim hikâyeyi. Romanda parçalı/kırık zaman yapısını kullanmamın bir nedeni de bu.
“KARAKTERLERİ ANLAMAYA ÇALIŞIYORUM”
Ben karakterleri yargılamaktan çok anlamaya çalışıyorum. İyi edebiyatın da bunu yapan edebiyat olduğunu düşünüyorum.
Kadınları yalnızca mağduriyetleriyle anlatmak istemedim. Çünkü gerçek hayatta da insanlar yalnızca başlarına gelenlerden ibaret değiller. Cinayet vakalarında çoğunlukla “kurban”ın hayatını, hayallerini, karakterini bilmeyiz. Yaygın haber ve anlatı dili de onları kalıplara ve cinsiyetçi tanımlara hapseder. Bu dille kadınlar ikinci kez şiddet görüyor ve öldürülüyor. Hikâyelerinin yaşamasını ve çok yönlü biçimde anlatılmasını bu nedenle de önemsiyorum.
Şiddeti de yalnızca bireylerin eylemi olarak değil, onu mümkün kılan ilişkiler ve kültürel kabuller, toplumsal zemin içinde ele almaya çalıştım.
Edebiyatın tek başına dünyayı değiştireceğini düşünmüyorum. Ama sorunları doğrudan çözmese de o sorunların varlığını inkâr etmeyi güçleştirir. Hikâyeleri ve bakış açılarını görünür kılabilir. En önemlisi de yalnız olmadığını hissettirebilir insanlara. Çünkü yalnızlık, esasında hikâyenin ve varlığının görünmez kalmasıdır. Edebiyatın gücü burada.

“EDEBİYAT ADALET DAĞITMAZ”
Çok etkilediğini düşünüyorum. Bazı insanlar daha soruşturmanın başında suçlu ilan edilirken bazıları uzun süre şüphenin dışında tutulabiliyor. Bunun sınıfla, kültürel sermayeyle, toplumsal cinsiyetle ve yerleşik önyargılarla ilgisi var. Romanın ilgilendiği meselelerden biri de bu. Çünkü adalet arayışı yalnızca delillerle değil, insanlar hakkında önceden kurulmuş hikâyelerle de mücadele etmeyi zorunlu kılıyor.
Çünkü toplumsal cinsiyet eşitsizliği yalnızca dışarıdan dayatılan bir şey değil. Hepimizin içine sızıyor. Kadınların kendilerine ve birbirlerine nasıl baktıklarını da zaman zaman etkiliyor. Bu nedenle meseleyi yalnızca erkek karakterler üzerinden anlatmak eksik kalırdı.
Bir romanın öncelikle iyi bir roman olması gerektiğini düşünüyorum. Ama bu, edebiyatın politik olmadığı anlamına gelmiyor. Bir metnin kimi görünür kıldığı, kimi görünmez bıraktığı, hangi hikâyeleri merkeze aldığı başlı başına politik bir mesele aslında zaten. Edebiyatın adalet dağıtmak gibi bir görevi yok. Ama adaletin eksikliğini görünür kılabilir.
Bugünün kadın yazarları ve kadın karakterleri, Türk edebiyatında geçmiş kuşakların bıraktığı mirasla nasıl bir ilişki kuruyor? Siz kendi karakterlerinizi bu geleneğin neresinde görüyorsunuz? Bugün kadın yazarların çok daha geniş ve çoğul bir alanda yazdığını düşünüyorum. Ben de kendimi bu güçlü birikimin devamında görüyorum. Ama her dönemin kendi sorularını ve kendi anlatı biçimlerini geliştirdiğine inanıyorum. Bunun yanında her yazarın kendi estetik tercihleri ve arayışları da var. Benim yazarlığımı şekillendiren şeylerden biri de hem yerli edebiyatın güçlü birikimi hem de çocukluğumdan beri ilgi duyduğum geniş bir dünya edebiyatı külliyatı oldu.
Sanırım birbirimizin hikâyeleri. Çünkü hafıza geçmişi bilmek ve hatırlamakla ilgili olduğu kadar, başkalarının yaşadıklarını duyabilmekle de ilgili. Bugün birçok konuda ortak bir hakikat duygusundan söz etmekte zorlanıyoruz. Yine de birbirimizin hikâyelerini dinlemeyi sürdürebilirsek, daha adil bir gelecek kurma ihtimalimizi de koruyabiliriz.
KİTAP GÜNLERİ'NDE SÖYLEŞİ VE İMZA
Zehra Çelenk, Kadıköy Belediyesi'nin düzenlediği 10. Kitap Günleri kapsamında okurlarıyla da buluştu. Çelenk, gazeteci Evrim Kepenek moderatörlüğünde gerçekleşen “Edebiyatta Adalet ve Hakikat” başlıklı söyleşide, Gece Unutkandır romanından hareketle edebiyatın toplumsal hafıza, kadın cinayetleri, adalet arayışı ve hakikatle kurduğu ilişkiyi değerlendirdi. Söyleşinin ardından okurları için kitaplarını imzaladı.