Gürel Yontan: “Sadece oradaydım”

Gezgin, iç mimar, sahne tasarımcısı, illüstratör ve yazar Gürel Yontan, “Muhtemelen Gerçek Hikâyeler” kitabında yıllara yayılan yolculuklarını ve şehir deneyimlerini bir araya getiriyor. Yontan’la yolda olmayı, merakı ve kitabını konuştuk

05 Kasım 2026 - 10:25

Bazı insanlar için yola çıkmak bir tatil ya da mola değil, hayatın doğal bir parçasıdır. İç mimar, sahne tasarımcısı, illustrator Gürel Yontan’ın hikâyesi de çocukluk yıllarında Beşiktaş’ın sokaklarından sapıp Dikilitaş’ın dutluklarında kaybolma arzusuyla başlıyor. 1960’ların başında Türkiye’yi otostopla dolaşan Yontan, yıllar içinde Avrupa’dan Asya’ya, Afrika’dan Güney Amerika’ya uzanan yolculuklara çıkıyor.

Yontan’ın temsil ettiği gezginlik, günümüzün paket turlarından, konfor arayışından ve hız tüketiminden oldukça uzak. Onun yolu Sultanahmet Meydanı’ndan Afganistan’a, Sibirya’ya uzanan Batılı seyyahların, outdoor rehberleriyle kıtaları aşanların ve birbirinin geçmişini, mesleğini, kimliğini sorgulamadan yan yana çadır kurabilenlerin paylaştığı o eski “yoldaşlık” ruhundan besleniyor. Ötekini didikleme ihtiyacı duymadan, yalnızca aynı göğün altında var olabildiği bu yaban coğrafyalar onun zihninde mülkiyetsiz, hesapsız ve özgür bir varoluş alanına dönüşüyor.

Yıllarca yazmaya mesafeli durduktan sonra pandemi döneminde kaleme aldığı  Everest Yayınlarından çıkan“Muhtemelen Gerçek Hikâyeler” kitabında yolculuklarını, hafızasını ve yaşamakla anlatmak arasındaki ilişkiyi bir araya getiren Yontan’la yolda olmayı, merakı, farklı disiplinlerde üretmeyi ve değişen şehirleri konuştuk.

  • Muhtemel Gerçek Hikâyeler kitabınız yakın zamanda yayımlandı. Kitabın ortaya çıkış süreci nasıl gelişti? Seyahat hikâyelerinizi yazmaya nasıl karar verdiniz?

Yıllarca arkadaşlarım “Bunları yazsana,” dedi. Ben de “Bu işler yazılmaz, anlatılmaz; gidilir, yaşanır.” diyordum. Çünkü yaşamadığın bir şeyi anlatmak zor. “Çadır kurarken konuştuğumuz şeyleri ya da yattığımız yerin ıslaklığını yazsam ne olacak?” diye düşünüyordum. Pandemi döneminde eve kapanınca kısa kısa yazmaya başladım. Yazdıkça açıldım. Hikâyeleri arkadaşlarıma dağıttım, onlar da devam etmemi istedi. El yazısıyla biriken metinler daktiloya çekildi, düzeltildi ve sonunda Muhtemel Gerçek Hikâyeler ortaya çıktı.

  • Kitabın adı gerçek ile kurgu arasındaki ilişkiyi düşündürüyor. Hikâyelerin ne kadarı gerçek?

Yüzde 37’si gerçek! (Gülüyor.) Şaka bir yana, hepsini yaşadım. Ama aradan yıllar geçince olayların ayrıntılarını her zaman hatırlayamıyorsun. Yazarken bazı şeyleri tam emin olmadan anlatabiliyorsun. Yine de kendi hikâyelerimin yüzde 90’ının gerçek olduğunu biliyorum.

“MERAK HER ŞEYDİR”

  • Gezginlik tutkunuz nereden geliyor?

İnsanın hücrelerinde var bu. Çocukken bile okula giderken başka yollara sapar, yeni yerler keşfetmeye çalışırdım. Bir yerde oturmak, yerleşmek bana hiç uygun olmadı. Hep gitmek, biraz da kaybolmak istedim.

  • Sizi yola çıkaran temel duygu merak mıydı?

Her dakika! Merak her şeydir. Çocukluğundan beri insanın içindedir. Mahallede top oynarken bir arkadaşınla “Hadi, dağın arkasında bir şey varmış,” deyip oraya gitmek mesela… Bazen çok küçük ayrıntılar yıllarca aklında kalır. Katmandu’da bir odada uyuduğumu düşün. Yattığım yerden tavana bakıyorum; gördüğüm ampulü on beş yıl sonra hatırlayıp yazabiliyorum. Hafıza böyle bir şey.

  • İlk seyahatleriniz ne zamandı?

1961-62 yıllarında otostopla Türkiye’yi dolaşmıştım. 1970’te Akademi’yi bitirdikten sonra da bir arkadaşımın Volkswagen’iyle Bulgaristan, Yunanistan, İtalya, Fransa, Paris ve Hollanda’ya gittik. Çadır kurarak seyahat ediyorduk. 1968-69 kuşağının dünyayı dolaştığı yıllardı.

Daha sonra, özellikle 1990’lardan itibaren, birer ikişer yıl arayla kısa seyahatlere çıktım. Bazen bir ay, bazen iki ay, bazen üç ay. Örneğin Asya seyahatim üç ay sürdü. Çoğunlukla trenle, otobüsle, uyku tulumuyla yola çıkıyordum.

  • Kaç ülke gezdiniz?

Liste çıkarmak lazım. Elli-altmıştan fazla, belki yüz ülke. Avustralya dışında dört kıtanın pek çok yerine gittim. Güney Amerika’nın kuzey yarısını gördüm ama güney yarısı kaldı. Bir başka seyahatimde bir buçuk ay dolaştım. Asya’da Orta Asya, Güneydoğu Asya, Hindistan derken üç ay geçmişti.

  • İçinizde ukte kalan, “şuraya da gitseydim” dediğiniz bir yer var mı?

İspanya’ya gidemediğim için üzülürüm mesela. Portekiz’e iş dolayısıyla gittim ama İspanya’da dolaşamadım. Kuzey Amerika’da da çok dolaşmadım. Her yere uçakla gidemiyordum. Bir de para meselesi var tabii. Burada çalışıyor, mimarlık yapıyor, ders veriyordum. Para biriktirip sonra alıp başımı gidiyordum.

2000’lerde Akademi İstanbul adlı özel bir okulda İç Mimarlık bölümünü yönetiyordum. Bölümü kurmak için birkaç ay uğraştım. Sonra baktım, biraz para birikmiş; torbayı aldım, Güney Amerika’ya gittim.

  • Peki, bunca coğrafya arasında “bir daha giderim” dediğiniz ya da sizi en çok etkileyen yer neresiydi?

Galiba Uruguay. 90’ların sonuydu sanırım. Sükuneti, insanların temizliği etkilemişti beni. “Burada rahatça yaşanır ve ölünür, koşturmaya gerek yok” duygusu veren bir huzur vardı. Hatta orada eski bir Tupamaros üyesi kadınla da tanışmıştık, çok hoş biriydi. O fırtınalı geçmiş geride kalmış, yerini dinginliğe bırakmıştı.

Bir de farklı kültürler açısından Afrika’daki bir iki köy ve Tayland’da gittiğimiz bir köy beni çok şaşırtmıştı. Oradaki insanların sakinliği, iyi yüzleri... “Ne tuhaf insanlar, dünyayla hiç alakaları yok” diyorsun. Ne hızdan haberleri var, ne paradan, ne arabadan... İlkelliğin lezzeti diyebileceğimiz, temiz bir sadelik vardı. Ama hemen sonrasında, o köyden çıkar çıkmaz yanımızdan son model lüks bir cip geçti. Meğer o köyün gençlerinden biri ticarete atılıp zengin olmuş.

“YAN YANA OLMAYI DİDİKLEMEZSİN”

  • Seyahatlerinizde yalnız mıydınız, yoksa başkalarıyla birlikte mi yolculuk ediyordunuz?

İkisi de. Bazen tek başıma giderdim. Bazen de Dragoman Overland diye bir şirketle seyahat ederdim. İngiliz bir şirketti. Dünyanın dört beş ayrı bölgesinde özel olarak düzenlenmiş otobüsleri vardı. İçlerinde depo, yatak düzeni, çadırlar; bütün ihtiyaçları karşılayacak donanım bulunurdu.

Para kazanmaya başlayınca Dragoman’la gitmeye başladım. Çünkü yabancı bir ülkede birçok ihtiyacın karşılanıyor, daha az risk alıyorsun. Diyelim Afrika’da Nairobi’ye indin. Oradan sonra ne yapacağını düşünmen gerekiyor. Dragoman’la gittiğinde ise program belli. Yanında senin gibi dört beş serseri var. Biri İngiltere’den, biri Fransa’dan, biri Belçika’dan, biri Hindistan’dan gelmiş olabilir. Bu kafadaki insanlar birbirlerine zaten kardeş gibidir. Bir ay boyunca birlikte yaşarsın, aynı çadırda yatıp kalkarsın. Ama bir bakarsın, yanındaki insan hakkında pek bir şey bilmiyorsun. Çünkü özgür yaşamayı sorgulamazsın. Yan yana olmayı didiklemezsin. Herkes kendi hayatını yaşar.

  • Günümüzde insanlar seyahatlerini sürekli fotoğraflıyor. Siz neden fotoğraf çekmediniz?

Fotoğrafı en başından reddettim. Fotoğraf çekmek, belleğini garantiye almak için yaptığın bir şey. Ben bunu fark ettiğimde fotoğraf makinesini hayatımdan çıkardım. Beyin zaten yaşadıklarımızı kaydediyor; sonra gerekli olanları önem sırasına göre düzenliyor.

İnsanların gördüklerini kaydetme ve başkalarına gösterme eğilimi var. Ben sadece oradayım. Önemli olan, yaşadığın anı kaydedip birine göstermek değil, orada olmayı gerçekten yaşamak.

  • Yıllar önceki seyahatlerinizden hâlâ canlı hatırladığınız bir an var mı?

Toroslar’dan yürüyerek Anamur Kalesi’nin karşısındaki kumsala inmiştik. Ayaklarım su toplamıştı; yaralarımı temizleyip bantladım. O anın ışığını, kumu, arkadaşımın saçını, oradaki turist çifti hâlâ hatırlıyorum. Fotoğraf niye çekeyim ki?

  • Bugün geriye dönüp baktığınızda gezginlere ne söylemek istersiniz?

Gidin, kendinizi yaşayın. Eskiden bana hikâyelerimi anlatmam için ısrar ettiklerinde böyle derdim. Şimdi ise, özellikle yaş aldıkça, insanların anlatmasını istiyorum.

  • Mimarlık, sahne tasarımı, illüstrasyon ve yazarlık… Birbirinden farklı alanlarda üretmenizi neye bağlıyorsunuz?

Bir yere takılmamaya. Uzmanlaşmaya karşıydım, bana hapishane gibi geliyordu. Akademide resim yaparken heykel de yapıyordum. Tasarımda benim için önemli olan işlevdir. Sanatçılık başka, tasarımcılık başkadır.

 

 
Etiketler; Gürel Yontan

ARŞİV