Ülkemizin en önemli caz müzisyenlerinden piyanist ve besteci Kerem Görsev, altı yaşında başladığı müzik yolculuğunu bugün uluslararası bir kariyerle sürdürüyor. Görsev 1967 yılında başladığı İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda cazla tanışarak bu alanda derinleşti. Kariyeri boyunca dünyaca ünlü caz müzisyenleriyle aynı sahneyi paylaşan, prestijli stüdyolarda ve orkestralarla albümler kaydeden Görsev; Marciac’tan Umbria’ya, New York’tan Londra’ya uzanan geniş bir coğrafyada dinleyiciyle buluştu. 2010 yılında yayınladığı ‘Therapy’ albümü, 2011 yılında ‘Büyük Caz Orkestraları’ kategorisinde dünyaca ünlü müzik ödülü Grammy aday adayı oldu. Bugüne dek 21 albüme imza atan Görsev, son albümü Clear Horizon ile müzikal yolculuğunu sürdürüyor.
Biz de kendisiyle bir araya gelerek müzik serüvenini, cazla kurduğu bağı ve bugüne uzanan üretim sürecini konuştuk.
“ÇOCUK YAŞTA SINAVA GİRDİM”
Sanat seven bir aileden geliyorsunuz diye öğrendim, aile buluşmaları nasıl olurdu? Kimleri dinlerdiniz?
Dayım akademi mezunu bir ressamdı ve keman çalardı. Amcam Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler mezunuydu, piyano çalardı. Teyzem ise 1960’ların başında İstanbul Üniversitesi Fransız Filolojisi’nden mezundu; o yıllarda dünyada patlayan Beatles ve Johnny Hodges gibi isimlerin parçalarını mandolinle çıkarmaya çalışırdı. Ben de onların yanında hep ritim tutar, melodi söylermişim.
Evimizde ise günün her saati rahmetli babamın plaklardan dinlediği klasik müzik çalardı. Kulağımda bir yetenek olduğu fark edilince, henüz neyle karşılaşacağımı bile bilmeden 1967 yılında çocuk yaşta konservatuvar sınavlarına girdim ve kazandım. O günden bugüne piyanoyla uğraşıyorum.
Müzik eğitiminize altı yaşındayken başlamışsınız, caz hayatınıza nasıl girdi?
Caz hayatıma 1973–1975 yılları arasında girdi. Ağabeyim de akademide okuyordu; arkadaşı ressam ve fotoğraf sanatçısı Ali Arif Ersen’di. Bana plakları kasete çekip verirdi, ‘iyi müzik dinle’ diye. O dönemde Bill Evans’ın Since We Met albümünü dinledikten sonra kalbim güzel oldu, iyi şeyler hissettim.
Sonra bana sürekli kaset yaptılar. Saatlerce, günlerce dinlerdim; hepsini ezberledim. İyi bir caz dinleyicisiydim, hâlâ da öyleyim.
“DÜNYADA BİR RENK BULMAK ÇOK ZOR”
Peki eskiden kimleri dinliyordunuz, bugün kimleri dinliyorsunuz?
Aynı insanlar. Yeni çıkanları da dinliyorum ama yüzde 90 eskileri dinliyorum, gerçek caz orada. Bill Evans fanatiğiyim. Piyanistler arasında Oscar Peterson, Kenny Barron, Mulgrew Miller — ki içlerinde en yenisi 1955 doğumluydu ve artık aramızda değil — Wynton Kelly, Phineas Newborn gibi onlarca isim var. Onlardan sonraki jenerasyonda ise Keith Jarrett ve Herbie Hancock geliyor. Earl Hines en büyüklerden biridir, Bud Powell da öyle.
Her piyanist dünyada bambaşka bir renk. Onları duyduğunuz anda tuşesinden, yaptığı phrasing’lerden kim olduğunu anlarsınız. Ben hâlâ onları dinleyerek kendimi bulmanın peşindeyim. Hala onunla uğraşıyorum, çünkü dünyada bir renk bulmak çok zor.
Cazın bugün Türkiye’deki yeri sizce nasıl?
Ne ekiyorsan onu biçiyorsun. Ağır ağır emin adımlarla gidiyoruz. Türkiye’de caz eğitimi veren yeterli kurum yok. İstanbul Konservatuvarı bünyesinde yeni açılan bir caz bölümü var. Özel üniversitelerin de caz bölümleri açması gerekiyor, bir dönem Bilgi Üniversitesi’nde vardı. İnsanlar kendileri çabalayarak bir şeyler yapıyor. Caz eğitimi Türkiye’de ne yazık ki yetersiz.
“YAŞANMIŞLIKLARIN HİKAYESİDİR CAZ”
Bugün caz yapmak isteyen bir müzisyene tavsiyeniz ne olurdu?
Tavsiye vermem, tavsiye de almam kulağımdan girer çıkar. İnanmadığım bir notaya basmam, para karşılığı istemediğim bir müziği yapmam. İstemediğim bir müzikle; her ne kadar dünyanın en iyi müzisyeni olsa da çalmam. O kişinin insanlığı zayıf ve karakteri bozuksa da sahne almam. Bir de istemediğim bir mekânda bana çaldıramazsınız. Benim hayat görüşüm ve felsefem bu.
Akustik caz çalmayı seviyorum ama at gözlüğü takmış biri de değilim. Kendi bugünümüzde yaşadığımız dünyanın sosyoekonomik durumları, benim ilişkilerim, tabiat olayları, hayvanlarıma yazdığım onlarca parça var. Yaşanmışlıkların hikayesidir caz müziği. Ne hissediyorsan samimi bir şekilde yazacaksın, sahneye çıktığında da bunu dürüstçe anlatacaksın. Eğer gerçekten inanıyorsan girip kayıt yapacaksın, o da seni birebir yansıtır.

Bir besteye başlarken sizi harekete geçiren, ilham veren şey nedir?
Yaşanmışlıklar… İlişkilerim, kedim, köpeğim, denize olan tutkum ve tabiat olayları… Denizi çok severim; dünyanın bir dönüş süreci var ne yaşayacağım belli değil. En üretken olduğum dönemler genellikle ilkbahar ve sonbahar, varoluş ve yok oluşu çok severim. Pastelliği severim; resimde Van Gogh, Gauguin ve Miró, heykelde Giacometti beni etkiler. Ortaçağ’da üretilmiş eserleri de çok severim. Gittiğim yerlerde müzeleri gezmeyi, tarihi ören yerlerini görmeyi ve konserlere gitmekten keyif alırım. Bunlar beni besleyip, mutlu ediyor. Bu hislerle müzik yazmaya çalışıyorum.
Sahne almaktan en çok keyif aldığınız yer neresi?
Çağdaş bir kuyruklu piyanonun bulunduğu ve ekipmanların iyi olduğu, dinleyicinin beni mutlu ettiği her yerde sahne almaktan hoşlanırım.
“KADIKÖY DİNLEYİCİSİ İYİDİR”
Kadıköy’ün sanat hayatınızda yeri nedir?
Biraz önce Ayşegül Sarıca’nın evinin önünden geçtik; kendisini tanırdım, Allah rahmet eylesin, çok değerli bir büyüğümüzdü. Kadıköy’de, özellikle Caddebostan Kültür Merkezi’nde çok güzel günlerim geçti, pek çok konserlerim oldu. Yeldeğirmeni Sanat’ta sahne aldım, Kalamış’ta büyük bir sahne kurulduğunda orada da çaldım. Kadıköy dinleyicisi iyidir. Özellikle CKM’de çok güzel bir piyano vardır, orada mutlulukla ve keyifle konserlerim oldu.
“SPONSORLARIN YAĞMASI LAZIM”
Müzik eğitiminize İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda başladığınız. Sizce yerel yönetimlerin bu tür sanat eğitimleri vermesi ne kadar önemli? Kadıköy Belediyesi de çocuklar ve gençler için sanat merkezlerinde eğitimler düzenliyor ve bu merkezlerden yetişen öğrenciler konservatuvar sınavlarını kazanabiliyor. Bu konudaki düşüncelerinizi paylaşır mısınız?
İnsanların takdir etmesi, sponsorlukların yağması lazım. Piyano markalarının ilçe belediyelerine piyano hediye etmesi lazım. Akustik ya da elektronik piyanolar, müzik aletleri… Çünkü müzik ve sanatın olduğu yerde beyinler farklı gelişiyor, engin insanlar oluyor. Böyle bir ortamda ülkesi ve toplumu için daha çok düşünen, daha pozitif düşünen çocuklar yetişecek. Kavgacı değil, paylaşımcı bir nesil ortaya çıkıyor. Müzikle uğraşan insanlarda liderlik vasıfları gelişiyor, beyin daha etkin çalışıyor.
Bana göre sosyal belediyecilik; insanlara destek olmak, eğitim olanaklarını sağlamak, yaşlılar için daha konforlu yaşam alanları oluşturmak, maddi durumu olmayanlara aşevlerinde yemek sunmak, üniversite önlerinde öğrencilere bir bardak çorba dağıtmak… Bunlar çağdaş bir ülkede, çağdaş bir belediyecinin yapması gereken şeyler.