İstanbul, "Tiyatro Müzesi"ni bekliyor

Türkiye Tiyatro Vakfı’nın Kurucu Başkanı Esen Çamurdan, “Hedefimiz, Türkiye tiyatrosunun ilk ve tek belleğini barındıracak olan “Türkiye Tiyatro Müzesi”ni İstanbul’a kazandırmak...” diyor

21 Mart 2025 - 15:40

Türkiye’nin bulunduğu bu topraklarda tiyatro sanatının geçmişi oldukça köklü. Hatta Cumhuriyet’ten bile eski zira tiyatro faaliyetlerini ilk olarak Osmanlı’daki yabancı tiyatrocular başlatmış. Ardından Osmanlı yurttaşı olan gayrimüslimler bayrağı devralmış ve son olarak Müslüman tiyatrocular tarafından icra edilmeye başlanmış bu ebedi sanat. Peki bu köklü geçmişi nereden öğrenebiliriz? İnternetteki bölük pörçük bilgileri, çeşitli kitapları, bilimsel yayınları, fotoğrafları ve daha bunun gibi pek çok unsuru tek yapıda birleştiren bir ulusal tiyatro müzemiz niye yok?

İşte bu soruyu kendine soran dramaturg-yazar Esen Çamurdan, Türkiye Tiyatro Vakfı’nı kurdu 6 yıl önce. Biz de 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü vesilesiyle, Çamurdan ile hala başkanlığını yapmakta olduğu TTV’yi konuştuk.

- Esen hanım tiyatro ile ilgilenenler sizi bilir ama tanımayanlar için kendinizi tanıtır mısınız?

Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi'nin ardından İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldum. Hocam Haldun Taner’in etkisiyle tiyatro alanında çalışmaya karar verdim ve Paris’te "Geleneksel Türk Tiyatrosu, Ortaoyunu" konulu master tezini hazırladım. Dönüşümde, 1979’ta Devlet Tiyatrolarına dramaturg olarak girdim. Birkaç yıl ara dışında (İBB Şehir Tiyatroları’nda yine dramaturg olarak çalıştım 3 sene) 2008’e dek aynı kadroda yer aldım. Aynı zamanda çeşitli konservatuar ve tiyatro okullarında dramaturgi ve tiyatro tarihi dersleri verdim. ÇYDD’nin yönlendirmesiyle gecekondu mahallelerinde çocuklara sanat atölyeleri düzenledim, yaratıcı drama çalışmalarında bulundum; uzun yıllar Uluslararası Eskişehir Festivali ile Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivalinin danışma kurulunda yer aldım; Eskişehir'de, yine aynı festival kapsamında, yaratıcılığa yönelik çocuk etkinlikleri düzenledim. Bir süre çeşitli gazete ve dergilerde tiyatroyla ilgili eleştiri ve inceleme yazılarım yayımlandı; tiyatro oyunları ağırlıklı olmak üzere, Fransızcadan Türkçeye çevirilerim bulunmakta.  Yayımlarım arasında Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB) adına editörlüğünü yaptığım ve 1923-1990 yıllarını kapsayan iki ciltlik "Eleştirmen Gözüyle" (Türk Tiyatrosu Eleştiri Seçkisi) kitabı var ki bunu Kültür Bakanlığı 1990 yılında bastı.1996 – 2018 yılları arasında Türk tiyatrosu üzerine yayımlanmış yedi kitabım var.

“TİYATROMUZ EKSİK KALIYOR.”

- Bu, Gazete Kadıköy'ün Türkiye Tiyatro Vakfı ile ilk röportajı. Vakfınız hakkında okurlarımıza neler söylemek istersiniz?

Türkiye’nin çok boyutlu, çok kapsamlı zengin bir tiyatro mirası var ama bir müzesi yok. Bu, başta İstanbul gibi köklü tiyatro geçmişi olan kentte ve genel olarak ülkemizde tiyatro belleğinin hızla yok olması demektir. Başka türlü söylersek, geçmişini tutamayan tiyatromuzun geleceğini de yitirmesidir. İşin daha da vahim yanı, son zamanda bir bir yitirdiğimiz tiyatromuza damgasını vurmuş sanatçıların ailelerinin kendilerine emanet edilen kültür mirasımızı çoğunlukla ne yapacaklarını bilememeleri... Bir müzemiz olsaydı eğer oraya bağışlarlardı, olmadığı için ya sahaflara gidiyor arşivler ya satılıyor ve/veya özel koleksiyoncuların eline geçiyor. Sonuç olarak toplumla paylaşılmıyor kültür mirasımız, topluma mal edilmiyor, tiyatromuz eksik kalıyor.  Türkiye Tiyatro Vakfı bu bellek ve değer yitiminin önüne geçerek tiyatro sanatına boyut katmak, ülkemizde yerleşik bir geleneğe sahip tiyatro alanında kapsayıcı ve bütünlüklü bir arşiv oluşturmak üzere bir grup tiyatro insanı ve akademisyen ile yola çıktı.

- Kurmayı hedeflediğiniz Türkiye Tiyatro Müzesi’nin nasıl bir işlevi olacak?

Bu müzenin aynı zamanda bir Araştırma Merkezi işlevini üstlenmesini hedefliyoruz. Türkiye tiyatrosunun arşivini bir arada tutmak, onu zenginleştirmek, paylaşıma açmak, bilgi üretimine ortam sağlamak ve oluşturulacak bu kültürel birikimi gelecek kuşaklara aktarmanın en sağlıklı yolunun bu olduğunu düşünüyoruz. Ancak yalnızca dünden bugüne kalanları araştırmak ve gün yüzüne çıkarmakla yetinmeyip bugünden yarına kalacakları da kayıt altına almak istiyoruz. Tiyatromuza önemli katkılarda bulunmuş, Ermeniler başta olmak üzere azınlık tiyatrolarını da unutmamalıyız, çağdaş bilgi ve birikimle üzerinde yetersiz araştırma yapılmamış geleneksel tiyatromuzu da.   

- 6 yaşında bir çocuk sayılacak yaşta bulunan TTV’nin önünde nasıl bir hayat var? 

TTV tüzel kişiliğini, bir yıl altı ay bekledikten sonra kazanabildi ancak, mahkemelerin durumu malûm… 2019 Aralık ayında yasal olarak tanındık ama biz çalışmalarımıza 2018’de başlamıştık. Ama sonuçta yine de –sizin deyiminizle- çocuk yaşta bir kuruluşuz. Daha beş yaşındayken yaptıklarına bakılacak olursa çocuğu bekleyen hareketli, bereketli ve de heyecanlı bir hayat var! Yeter ki önü açılsın… Gerçekten de büyüklü, küçüklü o kadar çok projemiz, hayalimiz var ki her şey bir binaya ve sürdürülebilirliği sağlayacak olan bütçeye bakıyor. 

- Nedir bu projeler?

Bu yıl Yapı Kredi Kültür Sanat-Loca’da gerçekleştirdiğimiz “Tiyatromuzda Tarih Konuşmaları, özellikle resmî tarihin bilerek veya bilmeyerek atladığı kimi kişi, durum ve olayları konunun uzmanlarınca tartışıldığı bir program, Bugüne dek 30 oturum yapıldı. Sitemizde yayınladığımız “Ustalar Ustalarını Anlatıyor”da ise bugünün bir ustası kendi ustasını yani dünü anlatıyor, biz de kaydı yarına bırakıyoruz. Böylece dün, bugün ve yarın aynı düzlemde buluşmuş oluyor. Kayda aldığımız ancak henüz paylaşıma açmadığımız bir başka program olan “Sözlü Tarih” oturumlarını da sahne önü ve arkasında emeği geçmiş kişilerle gerçekleştiriyoruz.  Ayrıca, bağışlarla yaptığımız altyapı çalışmalarımız (arşiv/envanter çalışmaları) var. Bir de “Literatür veritabanı” oluşturuyoruz ki buraya ülkedeki tüm dijitalize olmuş kitaplıklarda bulunan Türkiye tiyatrosuyla ilgili çalışmalar kaydedildi, şimdi sıra dijitalize edilmemişlerde, ardından müzeler, koleksiyonculara vb. gelecek. Üç de uluslararası etkinlik gerçekleştirdik. Bunlardan ikisi sempozyum: ilki Viyana’da, orada bulunan Don Juan Archiv ortaklığında düzenlendi, konu kısaca Batı tiyatro ve operasının Türkiye’deki yansımalarıydı; ikincisi İstanbul Pera Müzesi’ndeki “Türkiye Yahudi Tiyatrosu” sempozyumuydu. Geçtiğimiz Ekim ayında da yine Pera Müzesi’nde dünyanın belli başlı tiyatro müzelerini bir araya getirdik, çağdaş müzeciliği ele aldık.

“ARŞİVİMİZ ZENGİN”

- Demin biraz bahsettiniz ama detay merak ediyorum, geçen zamanda vakıf çatısı altında nasıl bir arşiv oluştu? 

Behzat Butak’tan Kani Kıpçak’a, Ergun ve babası Sait Köknar’dan Mücap Ofluoğlu’na, Refik-Hale Eren’den Metin Deniz’e, Gürel Yontan’a, Ayşegül Yüksel’e, Sevgi Sanlı’ya toplamda 35 koleksiyon bağışlandı. Çok zengin bir arşivimiz oluştu. Galiba toplamda Türkiye’nin en kapsamlı tiyatro kültür mirasına sahibiz: çoğu 19.yy ikinci yarısı tarihli Osmanlıca el yazması oyun metinleri, daha da eski fotoğraflar, afişler, bugüne dek bilinmedik bilgiler içeren yazışmalar, notlar, dekor, kostüm eskizleri, üzerinde çalışılmış oyun metinleri, kurumsal belgeler… Bunların arkası gelecek ama -üzülerek de olsa- biraz ağırdan alıyoruz çünkü yerimiz dar gelmeye başladı.  

(TTV Gönüllü Ekibi, arşiv çalışmalarını yürütüyor)

- Muhsin Ertuğrul 1920’lerde bir müze arzusundan bahsetmiş. Aradan nerdeyse bir asır geçmiş. Türkiye’nin bir tiyatro müzesi neden kurulamadı hala?

Ertuğrul’dan önce de müze girişimleri olmuş ya da en azından sorunsal olarak sözü edilmiş ama tümü de sonuçsuz kalmış. Bana kalırsa bunun temel nedeni göçebe ruhumuz... Kalıcılığı sağlamak aklımıza gelmiyor, biriktirmeyi sevmiyoruz. Kültür politikalarımızda da böyle bir kavram yok. Kültürün kendisi bir birikimdir, bunun ayrımına vardığımızda o kadar çok sorun bir anda çözülür ki… Bir de kimileri edilgenliklerine kılıf uydurmak için “Bu ülkede bir şey olmaz ya!” benzeri serzenişte bulunuyorlar ki buna çok kızıyorum çünkü bir şeyler yapmaya çabalayanların önlerini tıkıyorlar, desteklemek isteyenleri de engellemiş oluyorlar.  

- Sizin hayalinizdeki müze nasıl? Soyut ve somut manada soruyorum.

Her şeyden önce insanların buluştuğu, ortak bir şeyler paylaştığı, çocuk ve engelli dostu bir müze hayalimiz var. Yaşayan ve yaşatan bir müze. Dünden bugüne kalanları araştırmak ve gün yüzüne çıkarmakla yetinmeyip bugünden yarına kalacakları da kayıt altına alan ve bir tür araştırma merkezi işlevi gören bir uzam; bilginin ulaşıldığı, paylaşıldığı ve yeniden üretildiği bir ortam. Tiyatromuzun belleğini tutan, soykütüğünü çıkarmayı hedefleyen bir müze inşa etmek istiyoruz. Çünkü geçmişle bağımızı yeniden kurmayı önemsiyoruz. Tarih içinde kendi yerimizi doğru kurmayı becerebilirsek eğer bugün nerede durduğumuzu daha iyi anlarız. Bu da çağdaş bir anlayışla yapılandırılmış bir müzede gerçekleşebilir ancak.  Kısacası, bizi özgürleştiren bir müzenin hayalini kuruyoruz.  

“TİYATRO TARİHİMİZ BÜTÜNLENEMİYOR”

- “Misyonlarımızdan biri de resmi tarihin dışında kalmış kimi durum ve olguları ortaya çıkarmak... Türkiye tiyatrosuna önemli katkıda bulunmuş Ermeni, Rum ve Yahudi topluluklarının tiyatro kültürünün görünürlüğünü sağlamak.” diyorsunuz.  Bu azınlık gruplarının resmi tarih ve toplumsal bellekteki konumu nasıl sizce? Mesela kimliklerini çok da afişe etmeyen azınlık mensubu oyuncular vardı bu memlekette...

Batı tarzı tiyatroyu biz Ermenilerden öğrendik. İlk Türk oyuncular Ermeni tiyatrocularının yanında yetişti. Darülbedayi’nin ilk kadın oyuncuları Ermenidir, ilk kadın Hamlet’imiz Siranuş’tur, tiyatro tarihimizde tiyatro kuran ilk kadın olarak yine iki Ermeninin, Kınar Sıvacıyan ile Ağavni Zabel Binemeciyan’ın adı geçer vb. Batı tarzı tiyatro hayatımıza girmeden önce halkın çok sevdiği ve seyrettiği hokkabazlık, jonglörlük gibi gösteri sanatlarının ustaları Yahudilerdir, geleneksel tiyatromuzun, özellikle Ortaoyunu’nun  oluşumunda da önemli katkıları vardır. Öğrendiğimiz kadarıyla -amatör de olsa- Rum tiyatrosu İstanbul’da daha da eskilere dayanır, özellikle soyluların yaşadığı Fener semtinde. 

Türkiye Yahudi tiyatrosuyla Ermeni tiyatrosunu gerçekleştirdiğimiz bir sempozyum ve küratörlerinden biri olduğumuz sergiyle az olsa da masaya yatırabildik ancak Rumlarla ilgili pek bilgimiz yok, Atina Üniversitesi’nde bir iki çalışma var ama yetersiz.  Tiyatro tarihimizin derinliklerine indikçe o kadar çok zaman boşluklarıyla karşılaşıyoruz ki… Bütünlenemiyor bir türlü tarihimiz.  Her biri bir hazine olan bu kültürleri daha çok araştırıp, çalışmamız gerek yani bir biçimde kendimizle yüzleşip bunları tarihimize katmalıyız; dediğim gibi yoksa eksik kalıyoruz. 

Osmanlı Tiyatrosu, Besa oyununun kadrosu/Ahmet Fehim, Binemeciyan Hanım, Tovmas Fasulyacıyan ve Mari Nvart (ayaktakiler) ve  Binemeciyan Efendi. (Görsel Agos Gazetesi arşivi)

- Son olarak; malum 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü kapıda. Bu özel güne hangi duygu ve düşüncelerle giriyorsunuz?

İçinde bulunduğumuz ortama, yapılan ve yapıl(a)mayanlara baktıkça çağımızın önemli tiyatro düşünürlerinden Martin Esslin’in şu sözü geliyor hep aklıma: “Tiyatro, bir ulusun birlikte ve kendisiyle yüzleşerek düşündüğü yerdir.” 


ARŞİV