Kullandığımız kelimelerin çoğu, gündelik hayatın akışı içinde fark edilmeden dilimize yerleşiyor. Oysa her kelimenin ardında görünmeyen bir hikâye saklı. Yiğit İrde, “Nerden Geliyo?” kitabında tam da bu görünmeyeni görünür kılıyor. Reklam yazarlığından dijital içerik üretimine uzanan deneyimini bu kez bir kitapta toplayan İrde, okuru doğumdan başlayıp kavramlar üzerinden ilerleyen bir yolculuğuna davet ediyor. Kadıköylü yazar İrde ile çocukluk merakından kitaba evrilen projesini konuştuk.

İnsan neden kelimelerin kökenini merak eder? Bu merak sizde nereden geliyor?
Aslında bu merak bende çocukluktan beri var. Her çocuğun bir yatkınlığı olur ya; kimisi sayısala, kimisi sözele… Benim de kelimelere, dile karşı bir ilgim vardı. Kelimelerin içinde bir matematik olduğunu düşünürdüm hep. Harflerin, seslerin bir formülü var gibi gelirdi bana. Bu da ilgimi çekiyordu.
Bu merak ne zaman daha bilinçli bir hale dönüştü?
Ortaokulda, Galatasaray Lisesi’nde Fransızca öğrenmeye başladığımda. İkinci bir dil öğrenince insan kendi dilini de fark ediyor. Mesela “şimendifer”, “şofben” gibi kelimelerin aslında Fransızcadan geldiğini o zaman anladım. Kelimelerin bir yerlerden geldiğini, katmanları olduğunu fark etmek çok etkileyiciydi. Sonrasında yurt dışında sosyal bilimler, film ve medya ve uluslararası ilişkiler okudum. Ardından İstanbul’da, İTÜ MİAM’da ses mühendisliği üzerine yüksek lisans yaptım.
Yani hep içerik alanında çalıştım. Metin yazarı olarak çalıştım. Reklamın ses tarafında, müzik tarafında, görsel tarafında bulundum. Yani işin hep mutfağındaydım. Ve bu mutfağın kalbinde, en azından benim için, her zaman metin vardı.
“Nereden Geliyor?” projesi nasıl ortaya çıktı?
Yaklaşık 10 yıl önce, beyaz yakalı olarak çalıştığım bir dönemde başladı. Reklam ajansında metin yazarlığından kurumsal tarafa geçmiş, pazarlama alanında çalışıyordum. O dönemde bir yandan da bir arayış içindeydim. Hem metinle ilgili bir şey üretmek hem kendimi geliştirmek istiyordum.
Biraz da “bir şey biriktireyim, bir faydası olsun” düşüncesiyle, her gün bir kelimenin kökenini araştırıp yazmaya başladım. Projenin adını da “Nereden Geliyor?” koydum. Yazdıklarımı hem web sitesinde hem de sosyal medyada paylaşmaya başladım.
Ne kadar sürdü?
İki yıl boyunca hiç aksatmadan her gün bir kelime yazdım. Bu benim için ciddi bir disiplin oldu. Gerçekten “iki elim kanda olsa” bile o günün kelimesini yazıyordum. Bu süreç beni çok geliştirdi. Düzenli yaptığınızda zihniniz de açılıyor, üretmek kolaylaşıyor.
Başta yazıydı, sonra videoya dönüştü. Özellikle kısa video formatına geçince çok daha geniş bir kitleye ulaştı. İnsanların tüketmesi daha kolay hale geldi. Bu da projeyi büyüttü.
“KİTAP BİR YOLCULUK OLSUN İSTEDİM”
Kitap fikri nasıl doğdu?
En başından beri vardı. Ama hep ertelediğim bir şeydi. Proje büyüyünce yayınevinden teklif geldi. O noktada ‘artık zamanı geldi’ dedim ve başladım.
Kitap, içeriklerin bir derlemesi mi yoksa yeni bir kurgu mu?
Aslında en önemli fark bu. Hazır içerikleri bir araya getirmek istemedim. Kitap bir “yolculuk” olsun istedim. İnsan doğumdan başlayarak kelimeler üzerinden dünyayı keşfetsin. Yani kelimeler arasında bir hikâye kurdum. Her kelimeyi ilmek ilmek birbirine bağlamak istedim. İnsanlar okurken bir yolculuk keyfi vermesini ve bir hikâyesinin olmasını istedim. Çünkü ben kelimeleri keşfettikçe bunun insana doğru bir yolculuk olduğunu düşünüyordum. Kitapla birlikte okurla bir yolculuğa çıkmış olduk.
Kitabın önsözünde okuru şaşırtacak kelimeler olduğunu söylüyorsunuz, sizi en çok şaşırtan kelime ne oldu?
Zor bir soru… Tek bir kelime söylemek gerçekten kolay değil. Ama şunu söyleyebilirim: Beni en çok şaşırtan kelimeler genelde anlamı sandığımızdan çok daha derin, hatta bazen rahatsız edici olan kelimeler.
Kitabın sonunda bu tür kelimelere özellikle yer verdim. “Kötü” kavramları anlatan ama bunu çok güçlü ve isabetli şekilde yapan kelimeler… Bunlar etimolojik olarak çok yüklü, çok katmanlı kelimeler. İncelediğinizde insanlık hakkında çok şey söylüyorlar.
Peki bir kelimeyle kavga edecek olsaydınız hangisiyle ederdiniz?
Cehaletle ederdim. Çünkü cehalet gerçekten çok güçlü ve bir o kadar da korkunç bir kelime. Aslında “iyi bir kelime” diyorum buna; çünkü anlattığı şeyi çok güçlü anlatıyor.
Biz genelde cehaleti bilgisizlikle aynı şey sanıyoruz. Ama değil. Hatta bilgisizliği cehaletin yanında çok daha masum bir yerde görebiliriz. Çünkü bilgisizlik sadece “bilmemek”tir. Cehalet ise bilmemeyi seçmek, bilinçli olarak bilmemeyi tercih etmek, hatta bazen bildiğinden şüphe etmemek gibi katmanlar içerir. Kelimenin kökenine baktığınızda da bu ilginçtir: Arapçadan gelen “cehalet”te aslında doğrudan bir olumsuzluk eki yoktur. Yani sadece “bilginin yokluğu” değil, daha karmaşık bir durumu tarif eder. Bu yüzden de çok derin ve güçlü bir kelime.
Kelimelerin kökenini bilmek dünyayı algılama biçimimizi değiştirir mi?
İnsanın algısını daha yüksek çözünürlüklü hale getirir diyebilirim. Bu, her zaman ifade yeteneğine doğrudan yansımayabilir. Yani çok iyi konuşan, çok güçlü anlatan ama etimolojiyle hiç ilgilenmeyen insanlar da var. Ama algı tarafında bir fark yaratıyor.
Kelimelerin bir “ruhu” var. Biz o kökeni bilmesek bile, çoğu zaman o kelimenin taşıdığı duyguyu hissediyoruz. Kelimenin sertliği, yumuşaklığı, olumlu ya da olumsuz tonu… Bunlar bize zaten bir şey söylüyor.
“Müthiş” kelimesi mesela. Bu beni çok şaşırtan bir kelimeydi. Çünkü biz bugün “müthiş”i olumlu bir anlamda kullanıyoruz. Ama kökenine baktığınızda “dehşet”le aynı yerden geliyor. İkisi de Arapçada “korku ve şaşkınlık” anlamına gelen bir fiilden türemiş. Ama “dehşet” kelimesini hâlâ olumsuz kullanıyoruz, “müthiş” ise zamanla olumlu bir anlama kaymış.
Kelimeleri nasıl seçiyorsunuz? Neye göre “bu kelimeyi inceleyeyim” diyorsunuz?
Aslında bunun tek bir cevabı yok. Ama birkaç kriterim var. Birincisi, kelimenin içinde bir katman olması. Yani günlük anlamının ötesine geçen, derine inen ya da geçmişe doğru uzanan bir hikâyesi olması benim için önemli. Eğer bir kelime sadece yüzeyde kalıyorsa, o kadar ilgimi çekmeyebiliyor. İkincisi, kelimenin dönüşümü. Yani ses değişimleri olmuş mu, başka bir dilden gelirken şekil değiştirmiş mi… Kelimenin yolculuğu ne kadar hareketliyse o kadar ilgimi çekiyor.
Bir de kaynak meselesi çok önemli. Etimoloji biraz arkeoloji gibi bir alan. Aynı kelime için farklı görüşler olabiliyor. Biri “Arapça kökenli” diyor, diğeri “Türkçe” diyor. Bu noktada mümkün olduğunca birden fazla kaynakta ortaklaşan, daha sağlam zemine oturan kelimeleri seçmeye çalışıyorum.
Gelelim semtimize Kadıköy’e ismiyle ilgili özel bir çalışma yapmayı düşünüyor musunuz?
Kadıköy benim için çok kişisel bir yer. Suadiye’de doğdum, büyüdüm. Üniversite için bir süre yurt dışında yaşadım ama sonra yine İstanbul’a, en sonunda da Kadıköy’e döndüm.
Uzun süredir Moda’da yaşıyorum ve açıkçası buranın ruhunu çok seviyorum. Enerjisini, katmanlı yapısını, kültürel çeşitliliğini… Beni iyi hissettiren bir yer. Ve Kadıköy’ün ismine dair çalışma listemde olan bir konu. “Kadıköy nereden geliyor?” yapmak istiyorum ama doğru zamanı bekliyorum. Bazen bazı kelimeler için doğru anı beklemek gerekiyor.
Nerden Geliyor Kitabından
ÇİLE
Zahmeti, eziyeti, zorluğu anlatan çile kelimesini Farsçadan çekip almışız. Peki tam olarak ne kadar çekiliyor bu çile? 40 vakit kadar. Zira çi(hi)l kelimesi Farsçada "kırk" sayısını anlatıyor ve tıpkı yukarıda bahsettiğimiz haft'tan hafta gibi, çil'den çile de "kırklık şey" anlamına geliyor.
Tevekkeli değil, dervişlerin uyguladıkları 40 günlük perhiz ve inziva dönemine de çile denmiş.
(…) Özetle, çile kelimesinin içinde bulduğumuz 40 sayısı, özellikle yakın coğrafyamızdaki kültürlerde sabırla beklenmesi gereken, olgunlaşma için gerekli olan zaman birimini anlatıyor.
OLİGARŞİ
Güce dayalı timokrasi yerini oligos yani Yunancada "az" olanın yönetimine, arkhein'ine bırakmaya mahkumdu: Hoş geldin oligarşi. Bilge kralın torunu, savaşçı babasının kayıplarını görünce cesarete sırtını dönecek, şehvete ve onu paylaştığı o zenginler kulübüne teslim olacaktı. Zengin azınlık ve fakir çoğunluğun arasındaki uçurum açıldıkça, kaçınılmaz son yaklaşacaktı.
SEVDA
Etimoloji sevdalıları, sıkı durun: Sevda kelimesinin Eski Türkçeden gelen, ciğerini bildiğimiz sevmek fiili ile hiçbir alakası yok!
Sevda Arapça kökenli bir kelime ve özünde "kara şey, kara safra ve "akıl dışı arzu, tutku" demek. (…)
Antik tıpta, insanın ruh ve beden sağlığının vücuttaki dört ana sıvının dengesine bağlı olduğuna inanılıyordu. Mide, dalak hastalıkları ile bağdaştırılan "kara safra" yani sevda da hüznün, kederin, tutkulu ıstırabın müsebbibiydi.
HALBUKİ
Yekpare bir kelime olarak okuyunca, Japoncadan falan gelmiş gibi duruyor. Halbuki, yine tamı tamına üç kelime!
"Durum” anlamındaki hal Arapçadan, işaret zamiri bu Türkçeden, bağlaç olan ki ise Farsçadan... Osmanlı mirası halbuki, tam bir Orta Doğu melezi!