Melike İlgün: “Herkes başka yerden eksik”

Melike İlgün, yeni romanı Hep Eksik’te bir çocuğun silgiyle başlayan sınıf utancını, hiç dinmeyen eksiklik hissini ve kadınların omzunda büyüyen görünmez yükleri anlatıyor. “Hasret’in hikâyesi sadece yoksulluk değil, tamamlanamama hikâyesi” diyen İlgün’le; aşkı, öfkeyi, sınıfı ve Türkiye’nin yakın tarihini konuştuk

05 Haziran 2026 - 09:01

Gazete Kadıköy’de geçtiğimiz yıl yayımlanan “Kadıköy Şarkılarına Yazılmış Kadıköy Öyküleri” köşesiyle sayfalarımıza renk katan ve semtimizin sevilen kalemlerinden Melike İlgün, yeni romanı “Hep Eksik” ile bu kez içimizdeki o hiç kapanmayan boşlukların izini sürüyor. Kırmızı Kedi Yayınları etiketiyle okurla buluşan kitap bizi 90’ların tanıdık devlet okulu sıralarına, silgilerin, tokaların ve çocukluk kırgınlıklarının dünyasına götürüyor. Çocukluk yaralarının, politik kırılmaların ve “tamamlanamama” hissinin izini süren İlgün’le; eksikliği, öfkeyi, arzuyu ve yazma sürecini konuştuk.

  • Hep Eksik fikri ilk olarak nerede doğdu? Bir karakterde mi, isimlerde mi yoksa bir duyguda mı?

Aslında bir duyguda doğdu; tamamlanamama duygusunda. Hep öyle hissederim ben, en mutlu anımda bile hep eksik! Neden öyle hissettiğimi çok düşündüm, düşündükçe yolum çocukluğuma çıktı. Romanın karakterleri Hasret, Özlem ve diğerleri sonradan geldi; ama o eksiklik hep vardı. Bana da yazdıran o zaten, o his.

“OKURUN HAFIZASINA SESLENMEK İSTEDİM”

  • Yazım sürecinde sizi en çok zorlayan bölüm hangisiydi?

Kitabın ilk bölümleri bir çocuğun ağzından anlatılıyor. Ben daha önce sekiz çocuk kitabı yazdım, çocuk diline aşinayım ama bir yetişkin romanını çocuk bakışının acımasız berraklığıyla anlatabilecek miyim acaba diye tedirgin oldum önce.  Ama yazdıkça rahatladım, o berrak bakışın gerçekliği, filtresiz hali iyi geldi.

Romandaki esas kızım Hasret'in iç dünyasını anlatırken duygusal manipülasyona düşme tehlikesi de korkuttu beni. Yoksulluğu anlatırken okurun gözyaşına değil, hafızasına seslenmek istedim. Yokluğu büyütmek yerine görünür kılmaya çalıştım. Bu dengeyi korumak, teknik olarak da duygusal olarak da zordu.

  • Hasret ve Özlem arasındaki sınıfsal yarılmayı büyük olaylar yerine silgi, toka, önlük gibi küçük nesneler üzerinden kurmanız, bilinçli bir anti-ajitasyon tercihi miydi?

Kesinlikle öyleydi. Çocuklar sınıf farkını ekonomik tablolar, banka hesapları, bordrolar üzerinden yaşamazlar. Bir silgide, bir çantada, bir tokada, bir doğum günü davetinde hissederler. Çocuklukta eksiklik çoğu zaman küçük nesnelerle görünür olur. Bu yüzden romanın sınıfsal meselesini gündelik hayatın detayları üzerinden kurmayı tercih ettim.

  • Hasret–Özlem ilişkisini nasıl tanımlıyorsunuz: dostluk, rekabet yoksa sınıfsal gerilim?

Bence hepsi. Çünkü çocukluk ilişkileri yetişkinlerin kategorilerine kolay kolay sığmaz. Çocuklar birbirlerini severler, birbirlerine özenirler, zaman zaman birbirlerini incitirler, zorbalık da yaparlar bir yandan. Dostluklarının içinde görünmez bir sınıfsal gerilim vardır ama bu gerilim onların kurduğu bağı bütünüyle yok etmez.

Tüm bunlara ek olarak Hasret çok kıskanıyor Özlem’i. Hatta o olmak istiyor. Çünkü Özlem hayalini kurduğu her şey. Bakın her şeye sahip demiyorum, her şey! O da çalıyor işte. Hırsızlık için değil, zaten çaldığı şeyler de maddi değeri olan şeyler değil. Özlem olmak nasıl bir şey anlamak için çalıyor.

“ERKEKLİK TOPLUMSAL OLARAK İNŞA EDİLEN BİR ALAN”

  • Mahir karakterini bir aşk nesnesi olarak mı, yoksa erkeklik eleştirisinin odağı olarak mı kurguladınız?

Mahir'i tek bir işlevle kurmadım. O ne tamamen romantik bir figür ne de sadece bir eleştiri nesnesi. Daha çok toplumun erkeklerden beklediği rollerin içinde şekillenen bir karakter. Mahir üzerinden erkekliğin bazı ayrıcalıklarını da, yüklerini de göstermeye çalıştım. Çünkü erkeklik de kadınlık gibi toplumsal olarak inşa edilen bir alan.

  • Roman boyunca kadınlar üretir, taşır, katlanır; erkekler daha serbest hareket eder. Bunu özellikle görünür kılmak istediniz mi?

Evet. Çünkü bu durum hayatın kendisinde de görünür. Özellikle romanın ilk yarısının geçtiği doksanlarda kadınların omzundaki görünmez yük çok daha ağırdı. Evde, işte, ilişkilerde sürekli taşıyan, toparlayan ve eksikleri kapatan taraf çoğunlukla kadınlardı. Bunu sloganlaştırmadan, hayatın doğal akışı içinde göstermek istedim.

  • Romanda “eksiklik” duygusu sadece Hasret’e değil, neredeyse tüm karakterlere bulaşıyor. Bu bilinçli bir ortak kader mi?

Evet. Çünkü bence eksiklik yalnızca ekonomik bir mesele değil. İnsan olmanın temel hâllerinden biri. Hasret'in eksikliği ekonomik olduğu için görünür; ama Özlem'in, Mahir'in eksiklikleri de farklı biçimlerde. Roman boyunca anlatmak istediğim şeylerden biri de buydu: Herkesin içinde görünmeyen bir boşluk taşımış olması. Herkes başka yerden eksik, herkes tamamlanabilmek için uğraşıyor. Hangimiz tamamız ki?

  • Melike İlgün için “hep eksik” kalan bir şey/şeyler var mı?

Olmaz mı? Kimin yok ki zaten. Dilerim “Hep Eksik” i okuyan herkes hep eksik hissettiği yer nereyse oradan çoğalsın, çiçeklensin.

  • Hasret karakteri sizin için ne kadar “yakın”? Onu yazarken kişisel deneyimlerinizden ne ölçüde beslendiniz?

Her romancı gibi ben de kendi hafızamdan, gözlemlerimden ve duygusal birikimimden beslendim. Ama Hasret ben değilim. Ben yoksullukla o boyutta sınanmadım. Ben şimdiye kadar hiçbir kitabımda kendimden, çocukluğumdan, ailemden yola çıkıp yazmadım. Hiç oto kurmaca da yapmadım. Ama mutlu bir çocukluğum, mutlu bir gençliğim olduğunu söyleyemem. Kendime dair, kendimden bir şey yazmaya hiç hazır değilim. Ama bir gün deşecek kuvveti bulursam yazarım belki…

“KARAKTERLERİMİ OKURLARA EMANET EDERİM”

  • Romanı tamamladığınızda Hasret sizin için bitmiş bir karakter miydi, yoksa hâlâ sizinle yaşıyor mu?

Her romandan sonra karakterlerimle vedalaşırım ben. Onları okurlara emanet ederim. Benim için onlar artık çok sevdiğim ama epeydir görüşemediğim eski arkadaşlar. Hani vardır ya yıllar sonra tekrar karşılaşınca sanki araya onca yıl girmemiş gibi kaldığı yerden devam edersiniz. İşte öyle.

  • Romanda Türkiye’nin yakın tarihi arka planda akıyor. Bugünden o günlere baktığınızda neler söylersiniz? Ne değişti o günlerden bugünlere? Ne kadar eksildik?

Hasret ile Özlem bir devlet ilkokulunda sıra arkadaşı. Bu bile 30 senede ne çok şeyin değiştiğini göstermiyor mu? Bu roman bugün geçiyor olsaydı Hasret ile Özlem’in değil sınıfta sıra arkadaşı olması, aynı çocuk bahçesinde karşılaşması bile olası değildi. Özlem muhtemelen korumalı bir sitede oturur, servisle yıllığı bir milyon tl olan özel okuluna gider gelirdi. Hasret ise devlet ilkokulunda aldığı eğitimle Anadolu liselerine giriş sınavında derece yapamazdı büyük ihtimal. Zaten sınav da şaibeli olurdu.

  •  Söyleşilerde de hep eksik kalan sorular olur. Eski bir gazeteci olarak sizin eksik bulduğunuz soru ne?

Estağfurullah eksik soru demeyeyim de keşke diyeyim. Keşke “Yazmak size ne yaptı?” diye soran da olsa. Çünkü bir kitabın arkasında yalnızca bir hikâye değil, o hikâyeyi yazarken dönüşen bir insan da var. Belki en ilginç cevaplar da orada saklıdır.

  • Peki ben sorayım, yazmak size ne yaptı?

Neredeyse yirmi oldu yazmaya başlayalı. Yazmak bana bakıp geçmemeyi öğretti. Şehirlere, eşyalara, insanlara, hatta kendi içime daha dikkatli bakmayı... Susmayı öğretti, susmayı ve dinlemeyi. Seslerden çok sessizlikleri dinlemeyi, söylenemeyeni duymayı. Yazmak bana hafızayla yaşamayı da öğretti. Unuttuğumu sandığım birçok şeyin aslında içimde yaşamaya devam ettiğini, yazarken elimden tuttuğunu gördüm. Ama en önemlisi, yazmak bana yargılamak yerine anlamaya çalışmayı öğretti. İnsanlık hallerine daha az hüküm veriyor, daha çok kulak vermeye başlıyorsunuz yazdıkça.

Bir de yazmanın insana verdiği tuhaf bir tevazu var. Her kitapta yeniden acemi oluyorsunuz. Her yeni metin, size aslında ne kadar az şey bildiğinizi hatırlatıyor. Başlarken aynı karın ağrısı, bitince hep aynı kalp çarpıntısı…

Evet, neredeyse yirmi yıl oldu yazmaya başlayalı. Velhasıl kelam ben yirmi yıl öncesine göre çok daha razıyım kendimden.

 


ARŞİV