“Piyasa talep ediyor diye kitap yazılmasa iyi olur”

Edebiyata kafa yoran insanın kafasında uzun vadeli bir takvimi olması gerektiğini söyleyen Fuat Sevimay, “Gündemdeki her meseleye ilişkin bir şeyler söylemeye kalkarsan ticari yazar olursun” diyor

27 Ağustos 2021 - 09:26

Sadece çevirmen değil, roman ve öykü kitapları da yazıyor. Ve sadece yetişkinler için değil çocuklar için de yazıyor. Çünkü bir derdi var. Ve dertlerini yazarak aktarıyor. Tarih, kent, kimlik, sisteme dair soru ve sorunları kitaplarında okurun gözüne sokmadan ince ince anlatıyor.  James Joyce çevirilerinin ardından yazarı İstanbul’a getirip birlikte gezmişliği bile var. “Benden’iz James Joyce” kitabı ile Gezi eylemleri sırasında 1882 ve 1941 yılları arasında yaşayan İrlandalı yazarı İstanbul’a konuk ettiği kurgu roman okuru hem şaşırtıyor hem de farklı bir bakış açısı sunuyor. 

Fuat Sevimay ile Kadıköy’ün daha doğrusu İstanbul’un sembol yapılarından biri olan Haydarpaşa üzerine çocuklar için yazdığı “Haydar Paşa’nın Evi” kitabını vesile edip konuştuk.

  • Çevirmenlik, roman, çocuk kitabı, edebiyat eleştirileri, öykü bu kadar farklı alan zor değil mi? Nasıl beceriyorsunuz?

Tabii ki zor fakat ben biraz adım adım gittim. Önce birkaç öykü yazdım ama önce öykü kitabım değil romanım yayımlandı. Sonra öykü kitabım çıktı. Sonra çocuk kitabını denemek istedim. Sonra çeviriyi denemek istedim. Herhangi birinde “denedim ama olmuyor” diye düşünsem devam etmezdim. Denediğim türlerin içinde önce kendimi mutlu ettiğim ardından da okurlardan da olumlu geri dönüşler aldığım için hepsiyle uğraşmayı seviyorum.

  • Uğraşmak tamam ama bu farklı bir disiplin de gerektiriyor olmalı. Çok çalışkan ve disiplinli misiniz mesela?

Sevmediğim işte kılımı kıpırdatmam ama seviyorsam tutkuyla bağlıysam her şeyimi veririm. Çok mutlu ettiği için çok tutkuyla yaptığım için çalışkan olduğumu söyleyebilirim ve verimi de ona göre oldu.

“ÇOCUĞUN SESİNİ DUYMAK İSTİYORUM”

  • Haydar Paşa’nın Evi kitabı nasıl çıktı? Çocuklara bir tarih anlatısı gibi...

Çocuk kitabıyla uğraşmak istediğimde kendime “Derdin ne?” diye sordum. “Bir şey aktarmak istiyorsun da ne aktarmak ne paylaşmak istiyorsun?”. Ben kent kültürünü, mekânı çok dert eden bir insanım. Çocuklar için bir şey yazmak istediğimde kentli olma kültürünü, Haydarpaşa Garı’ndan başlayarak sadece tarihi mekânlar da değil, meydanlar, sokaklar, caddeler, hayvanlar, deniz olmak üzere onlara ait olduğunu hatırlatacak bir şey yazmak istedim. Bunun yanına kent değerleriyle birlikte sanatsal değerleri de katmak istedim. “Bir çocuk kafasında Haydarpaşa deyince nasıl bir şey canlanır?, Galata Kulesi’ni çocuk nasıl görür?”ü kafamda canlandırıp yazmaya koyuldum. Ana fikir çocuğun kente sahip çıkması.

  • “İyi çocuk kitabı” dediniz,  iyi bir çocuk kitabında nasıl bir duygu olması gerekiyor?

Biraz tersten bir cevap vereceğim. Ben çocuklardan duyduğumu bir şekilde kitapta hissedebiliyorsam -bu benim yazdığım kitap olur veya başka bir yazarın kitabı olabilir- bu iyi bir çocuk kitabı diyorum. Biz büyükler olarak şu yaşa geldik şunu yazayım, çocuklara öğreteyim dediğimizde bence dağılıyor. O çocuk kitabı falan değil sadece kendimizi tatmin ediyoruz. O yüzden ben çocuğun sesini duymayı istiyorum. Becerebiliyorsam, çocuğun sesini, bakış açısını verebiliyorsam benim için en büyük mutluluk sebebi o. İyi kitabı da bence o yaratır.

“JOYCE İLE BABA-OĞUL HALİNE GELDİK”

  • James Joyce’a gelelim. Yolunuz ne zaman, nasıl kesişti?

Lisede “Sanatçının Gençlik Portresi’ni ders kitabı olarak okuduk. O zaman “Bu adamın Ulysses diye de bir kitabı var. Dünya tarihinde önemli bir yazar” diye kulağıma çalınmıştı ama o zaman benim için bir sınav sorusuydu. Sonra iyi okur olduğumu düşündüğüm 25-30 yaşlarında Joyce metinlerini okumaya başladım. Çeviriye başladığımda ikinci çevirdiğim kitap bir Joyce metni oldu. (Denemeler - Makaleler – Eleştiriler) Makaleleri, eleştirileri daha önce Türkçeye çevrilmemişti. Orada insan yani kurgu dışında kendi duygularını yansıtan Joyce’u tanıdım. Yazar olarak hayranım ama madem bu yola girdim bir şeyler daha yapabilirim diye düşündüm. Ardından “Sanatçının Gençlik Portresi”ni çevirdim. Finnegan Uyanması’nı okurken çeviriye dönüştü. Sonra baba- oğul haline geldik.

  • Peki James Joyce okumak zor mu?

Evet zor. Fakat zor ne? Zor deyince bizi gündelik hayatın içinde zihinsel olarak biraz zorlayan işlere “zor” diyoruz. Kolay tüketeceğimiz şeyler daha çok işimize geliyor. Popüler kültür de bize onları boca ediyor. Peki sanattan hiç beslenmeden, hiçbir sorgu alanı yaratmadan, okuduğumuz şeyi biraz irdelemeden tın tın hayatlarımıza devam etmek daha zor değil mi? Böyle düşününce Joyce zor değil.

  • James Joyce’un kitaplarını çevirdiniz ve sonra da Bendeniz James Joyce’u yazdınız. Ve kitapta onu İstanbul’a getirdiniz. O kurgu nasıl oluştu?

Joyce külliyatı tamamlandıktan sonra çok fazla bir rehber kitap talebi geldi. Benim hayatım hayaller ve kurgudur. Ben öyle okumuyorum ki rehber olarak anlatayım. O yüzden yeni bir roman yazmak istediğimde iki fikri birleştirdim. Hem roman yazayım hem de beraber takılalım dedim. “Joyce metinleri okunamaz, ulaşılmaz” yargısını da kırmak istedim.

  • Peki İstanbul’a başka yazarlar da gelecek mi?

Sanmıyorum. Ben okur olarak başka bir yazar böyle bir yazarı anlatan bir roman yazsa bayıla bayıla okurum. Ama ben tekrar böyle bir roman yazacağımı yakın vadede zannetmiyorum. Ben bildiğim yeri hallettim. Mutlaka başka yazarları çok iyi bilenler vardır. Keşke böyle romanlar yazılmaya devam etse. Ama herhalde benden gelmez. Ben kendi adamımı hallettim.

“POPÜLER  DE LAZIM”

  • Bir yandan edebiyat için pazar haline dönüştü eleştirisi var. Reklamlarla, bilboardlarla kitap tanıtımları yapılıyor. Siz kitap eleştirileri de yazıyorsunuz. İyi kitap mı okunuyor yoksa çok reklamı yapılan mı?

Popüler de lazımdır. Kolay okunan kitaplar da gereklidir. Edebiyat serüvenimize kolay okunabilen kitaplarla başlarız. Toptan orayı kötülemek, “bilboardlarda edebiyat mı olur” demek işin en kolayı. Olur, olması da gerekiyor. Hepimiz oradan başlıyoruz. Fakat bir noktadan sonra yetinmiyor olmamız lazım. Örneğin kolay okunan bir yazarın üç kitabını okuduktan sonra beşincisini talep ediyorsak sorun popüler kültürde değil bizde. Biz kolaycılığa kaçıyoruz. Biraz okur olarak kendimizle yüzleşmemiz lazım. Joyce Ulysses’de bize biraz şunu telkin eder; halkla sanat manevi anlamda buluşmadığı sürece hiçbir yere gidemeyiz. Bunun için de sanatçının halkla birlikte olması, halkın da kendini biraz zorlaması lazım.

  • Son bir yılı düşünecek olursak yeni çıkan kitaplardan hangileri ilk aklınıza gelen olur?

Ayfer Tunç’un “Osman”ı bence çok başarılı bir kitap. Çok iyi edebiyat eseri. Çok ciddi bir toplumsal sorunu ele alıyor. Öykü kitapları içinde Mehmet Fırat Pürselim’in “Sakarmeke”sini çok sevdim. Arkadaşımdır ama onun ötesinde yazdığı metni çok sevdim. Faruk Duman’ın “Sus Barbatus!”unu çok sevdim.

  • “Çok kitap ve yazar var lakin iyi yazar, şair çıkmıyor” değerlendirmelerine ne dersiniz?

Sorunu sağlıklı ortaya koymak lazım. Yeni bir şeyin olması için beş-on yıl beklememiz gerekir. Edebiyatta da aynı şey var. Belki şu an çıkmış yazarları biz 2030’da konuşuyor olacağız. Çıkıyor, biz onların yeni farkındayız. Fakat yayın dünyasında daha önemli bir sorun var. Hem kendi hikâyemden hem de çevremdeki bir sürü insandan gözlemlediğim bir şey var; biz korkunç bir kültür emperyalizminin etkisi altındayız. Amerikalı Mary her zaman 1-0 önde başlıyor.

“TİCARİ BEKLEME”

  • Nasıl?

En bariz kendimden örnek vereyim. Roman yazıyorum ama hangi yayıneviyle ilişkiye girsem kafadan “Bize bir çeviri yapar mısın?” deniyor. Bu arızalı bir bakış açısı. Bir kitabın üstünde İngilizce bir isim yazmasına Ayşe ya da Hasan yazmasından daha fazla prim veriliyor. Dünya edebiyatının tamamını takip ettiğimi elbette iddia edemem ama çok iyi metinler yazıyoruz. Çünkü bizim sorunlarımız var. Her alanda toplumun her derdinden çok iyi metinler çıkıyor. Burada ne olduğuna bakmamız lazım.

  • Bu arada yeni bir çalışma var mı?

Bitmiş bir öykü dosyam var. Büyük ihtimalle sonbaharda çıkacak. Hem biriken öyküler vardı, hem de yeni yazdığım öyküler vardı. Beni çok heyecanlandırıyor. Sanırım son öykü kitabım olacak.

  • Neden son?

Hiç kimseye akıl öğretme derdiyle değil sadece kişisel ve okur olarak söylüyorum; bir yazar biraz yol aldıysa hangi dertleri ele alacağını ve neyle yapabileceğini düşünmeli. Yine kişisel bir şey söylüyorum belli bir yaştan sonra  yazılan romanlara “yapmasaydın” diye bakıyorum. Sırf piyasa talep ediyor diye  kitap yazılmasa iyi olur. Aynı şey öyküde de var. Mesela 15 tane öykü kitabını yani ortalama 180-200 tane öyküyü çok sağlıklı görmüyorum. Elbette böyle olmak zorunda değil ama en azından ben kendime bir takvim belirledim. Yazmak elbette çok güzel bir şey. Ama böylesini kendi açımdan daha doğru buluyorum. Şu an için son öykü kitabımdır, 10 yıl sonra bambaşka bir şey düşünürüm bilmiyorum ama şu anda son olabileceğini düşünüyorum.

  • Mesela 1 buçuk yıl önce pandemi diye bir şey yoktu. Bu sizin hayatınıza da başka bir şey getirmiş olabilir.

Tabii ki getirir. Fakat tersinden düşünelim; herkes pandemi ile ilgili bir şey yazmak zorunda ve yazması mı gerekiyor. Böyle yapanlara hiç itirazım yok ama benlik değil. Ben edebiyata öyle bakmıyorum. Edebiyata kafa yoran insanın bence kafasında uzun vadeli bir takvimi olması lazım. Benim mekanla ilgili derdim vardı toplumun bize dayattığı kimlik meselesiyle, devlet kavramıyla bir derdim vardı. Buralarda kendi taslaklarımı oluşturdum. Onları yaparsam ve okura ulaşırsa benim için çok büyük mutluluk. 

Ötesinde gündemdeki her meseleye ilişkin bir şeyler söylemeye kalkarsan ticari yazar olursun. “Ticari bekleme” olursun. Ticari bekleme olmamak lazım. İyi edebiyat ve sanatla ilgili bir derdiniz varsa o topa çok fazla girmemeniz gerekir.

Etiketler; Fuat Sevimay

ARŞİV