Kadıköy Belediyesi Tarih, Edebiyat ve Sanat Kütüphanesi’nde (TESAK) 31 Ocak Cumartesi günü gerçekleştirilen “Polisiye Edebiyatın Sırları” başlıklı söyleşi, edebiyatseverlerin yoğun ilgisiyle gerçekleşti. Moderatörlüğünü Semih Gümüş’ün üstlendiği söyleşide, yazarlar Ahmet Ümit ve Ayşe Erbulak polisiye edebiyatı tarihsel, felsefi ve kişisel deneyimleri üzerinden değerlendirdi.
Söyleşinin açılış konuşmasını yapan Semih Gümüş, bu söyleşinin “Afiş” dergisinin beşinci söyleşisi olduğunu belirterek şunları söyledi: “Bu kalabalık bizi çok sevindiriyor. Gerçekten ne kadar kalabalık olursa söyleşilerimiz o kadar güzel, heyecanlı oluyor. Afiş bir dijital edebiyat ve sanat dergisi. Söyleyecek sözü olan bir tavır dergisi aslında. Düzenlenen bu söyleşide polisiye edebiyatın artık yalnızca ‘katilin kim olduğu’ sorusuyla sınırlı olmadığı, insanı merkeze alan bir anlatıya da dönüştüğünü bu söyleşide konuşacağız.”
“CİNAYET BİR BULMACA DEĞİLDİR”
Polisiye edebiyatın tarihsel ve felsefi kökenlerine değinen ve konuşmasına türün başlangıç noktalarından biri olarak kabul edilen Edgar Allan Poe ile başlayan Ahmet Ümit, “Polisiye romanın kaynaklarından bir tanesi Poe’nun Morgue Sokağı Cinayeti adlı kitabıdır ve ilk dedektif aslında orada çıkar. Augustin Dupin diye bir karakter yaratır. Sherlock Holmes’un yaratıcısı Arthur Conan Doyle, Agatha Christie ve pek çok dedektif bu rol modelden yola çıkarak oluşturulmuştur. Ama aslında polisiyenin başka bir kaynağı daha var. Yazılı metinlerde ilk cinayetleri biz Tevrat’ta görüyoruz. Habil’in kardeşi Kabil’i öldürmesi hikâyesi. Tanrı’nın verdiği yanıt çok enteresandır: ‘Kardeşinin kanı topraktan seni çağırıyor’ der. Eğer cinayeti anlatıyorsanız burada sadece bir matematik problemi yok, aynı zamanda bir varoluş meselesi var. İnsanlar bulmaca çözer gibi cinayetin çözülmesini bekliyorlar. Aslında polisiye romanının içerisinde işlenen cinayet bir bulmaca değildir. Aslında bir insan bir insanı niye öldürür sorusunu sorduktan sonra her şey değişiyor.” dedi.

“KLASİKLERİN ÇOĞU POLİSİYE ANLATIDIR”
Polisiyenin yalnızca bir tür değil, edebiyat tarihinin temel anlatı biçimlerinden biri olduğunu klasik eserler üzerinden anlatan Ümit, “Sophocles’in Kral Oedipus’u başlı başına bir polisiye hikâyedir. Şehirde büyük bir problem vardır. Kıtlık ve veba vardır. Yapan da Oedipus’tur ve kendini arar. Bundan daha muhteşem bir polisiye kurgu olamaz. Shakespeare’de Hamlet bir cinayet soruşturmasıdır. Dostoyevski’de Suç ve Ceza, Karamazov Kardeşler; cinayeti ve suçu bir varoluş meselesi olarak ele almak şeklinde gelişir. Klasiklerin çoğu aslında birer polisiye anlatıdır. ” ifadelerini kullandı.
“SUÇ TOPLUMUN DNA’SI”
Polisiye romanın uzun yıllar küçümsendiğini hatırlatan ve özellikle II. Dünya Savaşı sonrası yaşanan kırılmaya dikkat çeken Ümit, “Polisiye roman edebiyatı kötü tanımlandı. Kötü edebiyat denildi. Rönesans aklı insanı sadece akıldan oluşan mükemmel bir varlık gibi gördü ama Hiroşima’ya bomba atıldıktan sonra insanlar durup düşündü. 68 hareketlerinden sonra Avrupa’da solcular, anarşistler, komünistler polisiye romanı sistem eleştirisi olarak kullanmaya başladılar. Nasıl bizim DNA’mız varsa suç da toplumun DNA’sı. O toplumda işlenen suçlara bakarak o toplumun nasıl bir toplum olduğunu anlayabilirsiniz.” dedi.
Kendi yaşam öyküsünün ve toplumsal sorumluluğun yazarlığını doğrudan etkilediğini anlatan Ümit, “14 yaşında devrimci oldum. 15 yıl sürekli bir gerilim içindeydim. Böyle bir hayat sürünce yazdığın zaman soft aşk romanı çıkmıyor yani polisiye çıkıyor. Eğer bu dünya batarken, Türkiye batarken bir edebi metin bütün bunlara sesini çıkartmıyorsa ben o edebi metnin samimiyetinden ciddi kuşku duyarım.” diye konuştu.

“POLİSİYE OKUYARAK BÜYÜDÜM”
Polisiye edebiyatla kurduğu bağın çocukluk yıllarında okuduklarıyla şekillendiğini anlatan Ayşe Erbulak ise, “Babam rahmetli çok iyi bir polisiye okuruydu. Evde güzel bir kütüphane olduğu için daha okuma yazma bilmeden Sherlock Holmes’lara bakabiliyordum. Arthur Conan Doyle’un yarattığı bu karakter benim için ilk ve en güçlü referans oldu, yazarlık anlayışım ve klasik polisiye anlatının kurgu disiplinini öğrenmem de bu erken okuma deneyimiyle şekillendi.” dedi.
Kuzey Avrupa’da geçirdiği yılların yazarlığını derinden etkilediğini belirten ve Norveç’te bulunduğu dönemde okuduklarının yazdıklarını doğrudan etkilediğini anlatan Erbulak, “Kuzey Avrupa’ya gitmiştim. Kız kardeşim Sevinç, Sis ve Gece’yi bana Norveç’teyken yolladı. Ben hakikaten büyük âşık oldum. Sonra ben Norveç’te o karanlık, o rüzgârlı günlerde Çok Şekerli Ölüm’ü yazdım. Ayrıca Ahmet Ümit’in romanları, özellikle atmosferi ve toplumsal arka planı kurma biçimi benim için çok önemli bir eşik oldu.” dedi.
“KATİL KİM?”DEN TOPLUMSAL SUÇLARA
Yazarlık serüveninde klasik İngiliz polisiyesinin önemli isimlerinden Agatha Christie’nin de belirleyici bir etkisi olduğunu anlatan Erbulak, “Agatha Christie benim için çok belirleyici bir referanstır. Limoni Ölüm ve Ödüllü Ölüm’ü yazdım, ikisi de Agatha Christie tarzındadır.” diye konuştu.
Klasik polisiye anlatının dışına çıkma kararını da anlatan Erbulak, “O zaman katil kimden vazgeçip katili baştan okura vererek başka sorular sordurmaya başladım. Toplumda daha anayasada suç sayılmayan ama toplumsal suçlar var. Tiyatro eğitimi almış olmam büyük bir avantaj. Çok gözlem yapıyorum, herkese bakıyorum. Sürekli kurguluyorum. ‘Bu katil olabilir mi?’ diye. Bu da çok keyif verici bir süreç oluyor.” dedi.