İlk öykü kitabı ‘Aşklar ve Hayaletler’ İletişim Yayınları’ndan çıkan Ayşe Burçak, aslında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu. Varlık Yayınları’nın düzenlediği Yaşar Nabi Nayır Ödülleri’nde yazdıkları ‘dikkate değer’ görülüp ikinci olan Burçak’ın kitabı temmuz ayında yayımlandı ve ekim ayında ikinci baskısını yaptı. Biz de Ayşe Burçak ile bir araya gelerek merak ettiklerimizi sorduk.
Hukuk okumuşsunuz. Yazarlığa geçiş nasıl gelişti?
Belki komik gelecek ama çocukluğumdan beri içimde “Yazacağım, hemen basılacak ve ben yazar olacağım” gibi bir inanç vardı. Orhan Pamuk ilk kitabını 21 yaşında yazmış, ben de kendim için öyle düşünüyordum. Ama seneler geçti ve yazmadım.
Üniversiteden mezun olduktan sonra avukatlığa başladım fakat mesleği sevmediğimi fark ettim. Bu yüzden direkt avukatlıktan yazarlığa geçtim gibi bir durum olmadı. Çünkü avukatlık yapmıyorum, kitap çıkmadan önce de yapmıyordum. Yani kitap yazmak, çocukluk hayalimi gerçek kılmak gibi bir şeydi benim için. Kitap yazıp, yazar olmak istediğim tek şeydi. Ama Türkiye’de yaşıyoruz ve karnımızı doyurmak için yapmamız gereken işler var.
“30 YAŞIMA SADECE ALTI AY KALMIŞTI”
Yaşar Nabi Nayır Ödülleri’nde yazdıklarınız ‘dikkate değer’ bulunmuş, bu süreç nasıl ilerledi?
Aklımda olan bir şey değildi; böyle bir ödül verildiğini bile bilmiyordum. Varlık Yayınları’nın düzenlediği yarışmaya, 30 yaş altı ve daha önce kitabı basılmamış yazar adayları, basıma hazır bir öykü dosyasıyla başvuruyor. Tesadüfen gördüm. 30 yaşına basmama sadece altı ay kalmıştı. O sırada elimde altı–yedi öykü vardı, kitap dosyasına çevirebilmem için birkaç tane daha öykü yazmam gerekiyordu. “Bakalım ne olacak” diyerek oturdum ve yazmaya başladım; bu süreçte bir kitap dosyası nasıl hazırlanır onu da bilmiyordum.
Doğrusunu söylemek gerekirse ödüllerden herhangi bir sonuç beklemiyordum ama ikinci oldum. Birinci olsaydım Varlık Yayınları kitabımı basacaktı. Bu dereceyi alınca dosyanın hem iyi hem de yayınlanmaya hazır olduğunu düşünerek yayınevine götürmeye karar verdim. Üzerine biraz daha çalıştım; yeni öyküler ekledim, eskileri düzenledim. Birkaç ay sonra dosyamı İletişim Yayınları’na gönderdim ve kabul alınca çok sevindim.
“Aşklar ve Hayaletler” ilk kitabınız ve şimdiden üçüncü baskıya gidiyor. Bu nasıl bir his? Böyle bir başarıyı hayal etmiş miydiniz?
Kitap basılana kadar böyle bir hayal kurmamıştım; o dönemde bir yazarın tek düşündüğü şey “Kitabımı basacaklar mı?” oluyor. Kitap çıktıktan sonra ancak sürecin devamını düşünmeye başlıyorsunuz. Kaç baskı olur, ikinci baskı ne zaman gelir gibi konular hakkında hiçbir fikriniz olmuyor. Tabii ki iyi bir şey yazdığımı düşünüyordum, ama Türkiye’de yeni bir yazarın kitabının hızlı baskılar yapması çok sık rastlanan bir durum değil. Bu kitap için aslında ileride yazacağım şeylerin yolunu açar diye düşünüyordum.
Karakterler nasıl ortaya çıktı? Çünkü romandaki karakterlere baktığımızda, çevremizde gördüğümüz, tanıdığımız ya da duyduğumuz insanlara benzediklerini fark ediyoruz. Bu karakterler tanıdığınız kişilerden mi ilham aldı?
Aslında hepsinin bir karışımı diyebilirim. “Bu kişiyi tanıdım ve yazdım” diyebileceğim kimse yok ama kendi tecrübelerim, arkadaşlarımdan duyduklarım, bir kafede kulağıma çalınan bir cümle… Bunların hepsi birleşip yazım sürecinde taşlar yerine oturuyor. O zaman “Bu karakter böyle davranır, böyle konuşur” diye netleşiyor.
Aşklar ve Hayaletler özelinde konuşursak, benden çok az şey var. Ama bana en benzeyen karakteri düşünecek olursam, ‘Evdeki Yabancı’ öyküsündeki kadını söyleyebilirim. Onun yaşadığı kadar yoğun bir çöküş, depresyon ya da intihar düşüncesi deneyimlemedim, ama olaylara yaklaşımı açısından kendime benzetebilirim.
BASİT İNSANLARIN HİKÂYELERİNİ YAZMAK
Aşklar ve Hayaletler 12 öyküden oluşuyor ve okuması oldukça akıcı. Yazarken nelere dikkat ediyorsunuz?
Bu yorumu çok sık duyuyorum ve seviniyorum. Üslup üzerine çok kafa yoran biri değilim ama kafa yorduğum tek şey de bu diyebilirim. Kendimi Amerikan tarzı öykücülüğe yakın hissediyorum; basit bir dille, basit insanların hikâyelerini anlatmak istiyorum ve böyle şeyler okumak istiyorum. Ben de yazarken sadece buna özen gösterdim büyük şeyler anlatmak için büyük cümleler kurmaya gerek olduğunu düşünmüyorum. Hakiki şeyleri hakiki şekilde anlatmak istiyorum.
Kitaptaki öykülerin sonu yok, neden okuyucuya bırakıyorsunuz?
Yazdığım hikayelerde büyük bir olayı anlatmıyorum, çoğunlukla karakterin bir gününü anlatıyorum. O gün bittiği zaman öykü de bitiyor ve çoğunlukla bir sonuca bağlanmıyor. Çünkü hayatımızdaki olaylar da bir günde sonuca bağlanmaz, uzun bir sürece yayılır. Bence bir şeye “bu da böyle oldu” demek öykünün gücünü öldüren bir şey. Bunun yerine okuyucuya “ee şimdi ne oldu” dedirtmek, hayalet gibi akılda dönüyor ve kendi hayal gücüne sığınıyor. Bir metin okura biraz sorumluluk verirse daha güzel oluyor. Yazarın her şeyi anlatmasına gerek yok. Okur zaten çok zeki, kendisi ne olduğunu anlayabilir.