Alzheimer hastalığını giderek daha çok duyar olduk. Halk arasında yaşlılık ve unutkanlıkla anılıyor; zihinsel yeteneklerin yavaş yavaş kaybolduğu, zaman içinde günlük yaşam aktivitelerinde bağımsızlığın azaldığı ve işlevselliğin bozulduğu bir hastalık olarak tanımlanıyor. 21 Eylül Dünya Alzheimer Günü vesilesiyle Alzheimer hastalığını ve hastalık hakkında merak edilen konuları Sultan Abdülhamid Han Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Nazlı Gamze Bülbül ile konuştuk. Dr. Gamze Bülbül, “Özellikle şunu vurgulamak istiyorum: Unutkanlık yaşandığında bunu hemen “Alzheimer oldum” şeklinde yorumlamak doğru değil. Ama “yaşlandım, normaldir” diyerek geçiştirmek de doğru değil. Her unutkanlık Alzheimer değildir ve yaşlanmak Alzheimer olmak anlamına gelmez.” diyerek hastalık ile unutkanlık arasındaki ince çizgiye dikkat çekiyor.
Alzheimer nasıl bir hastalık?
Alzheimer hastalığı, beynin özellikle hafıza ve diğer bilişsel işlevlerden sorumlu bölgelerini etkileyen, zaman içerisinde ilerleyebilen nörodejeneratif bir hastalık. Halk arasında çoğu zaman “unutkanlık hastalığı” olarak biliniyor ama aslında tablo bundan çok daha geniş. Başlangıçta özellikle yeni bilgileri öğrenme ve yakın zamanda yaşanan olayları hatırlama konusunda güçlük görülebiliyor. Hastalık ilerledikçe kelime bulma, yönünü bulma, karar verme, problem çözme ve günlük işleri sürdürme gibi alanlarda da sorunlar ortaya çıkabiliyor. Burada özellikle vurgulamak istediğim bir nokta var: Her unutkanlık Alzheimer değildir ve yaşlanmak Alzheimer olmak anlamına gelmez. Ancak unutkanlık giderek belirginleşiyor ve kişinin günlük yaşamını etkilemeye başlıyorsa mutlaka değerlendirilmesi gerekir.

“YAŞLANMANIN BİR SONUCU DEĞİL”
Nedenleri neler? Kimler risk grubunda yer alıyor?
Alzheimer hastalığının tek bir nedeni yok. Yaş en önemli risk faktörlerinden biri ancak hastalık normal yaşlanmanın kaçınılmaz bir sonucu değil. Hastalığın oluşumunda beyinde amiloid ve tau gibi bazı proteinlerin anormal şekilde birikmesi ve zaman içerisinde sinir hücrelerinin ve aralarındaki bağlantıların zarar görmesi önemli rol oynuyor. Bunun yanında genetik yatkınlık, damar sağlığı ve yaşam tarzıyla ilişkili pek çok faktör de devreye giriyor. İleri yaş ve ailede Alzheimer öyküsü değiştiremeyeceğimiz risk faktörleri arasında. Bunun yanında yüksek tansiyon, diyabet, yüksek kolesterol, obezite, fiziksel hareketsizlik, sigara kullanımı, aşırı alkol tüketimi, işitme kaybı, sosyal izolasyon ve uyku problemleri gibi faktörler de demans riskini artırabiliyor. Dolayısıyla alzheimer açısından yalnızca genetik özelliklerimize değil, yaşam boyunca beynimizi ve damarlarımızı nasıl koruduğumuza da bakmamız gerekiyor.
Hastalığın belirtileri neler?
En sık gördüğümüz belirtilerden biri, kişinin yakın zamanda yaşadığı olayları veya yeni öğrendiği bilgileri hatırlamakta zorlanması. Örneğin aynı soruyu kısa aralıklarla tekrar tekrar sormak, yakın zamanda yapılan bir konuşmayı hatırlamamak veya eşyaları alışılmadık yerlere koymak gibi durumlar görülebiliyor. Bunun dışında daha önce kolaylıkla yaptığı işlerde zorlanma, kelime bulma güçlüğü, para yönetimi gibi karmaşık işlerde sorun yaşama, zaman veya yer konusunda kafa karışıklığı ve bilinen yerlerde yönünü bulamama da belirtiler arasında. Bazen kişilik ve davranış değişiklikleri de tabloya eşlik edebiliyor. Burada bizim için önemli olan sadece “unutuyor mu?” sorusu değil. Bu değişiklik kişinin günlük hayatını etkiliyor mu ve zaman içerisinde ilerliyor mu? Asıl dikkat etmemiz gereken nokta bu.
Tanısı nasıl konur?
Alzheimer tanısını koymak için kullandığımız tek bir test yok. Hastayı bütüncül olarak değerlendiriyoruz. Hastanın kendisinden alınan bilgiler kadar, özellikle hastanın günlük yaşamındaki değişiklikleri gözlemleyen yakınlarından alınan bilgiler de çok değerli. Muayenede hafıza, dikkat, dil, yönelim ve diğer bilişsel işlevleri değerlendiriyoruz. Gerektiğinde ayrıntılı nöropsikolojik testler yapılıyor. Kan tetkikleriyle vitamin eksiklikleri, tiroid hastalıkları gibi unutkanlığa neden olabilecek veya tabloyu kötüleştirebilecek başka durumlar da araştırılıyor. Beyin MR’ı da tanısal değerlendirmede önemli. Günümüzde ayrıca Alzheimer hastalığının beyindeki biyolojik izlerini daha doğrudan gösterebilen yöntemlerden de yararlanıyoruz. Beyin omurilik sıvısındaki amiloid ve tau proteinleri, amiloid PET görüntüleme ve son yıllarda giderek gelişen kan biyobelirteçleri bu alanda önemli gelişmeler sağladı. Yani Alzheimer tanısı artık sadece “hafızası kötüleşmiş” şeklinde klinik bir değerlendirmeden ibaret değil. Hastalığın biyolojik özelliklerini de giderek daha iyi ortaya koyabiliyoruz.

“FİZİKSEL VE SOSYAL AKTİVİTE TEDAVİNİN PARÇASI”
Tedavi yöntemlerini anlatabilir misiniz?
Tedavide iki temel yaklaşımımız var. Birincisi, hastalığın belirtilerini kontrol etmeye yönelik tedaviler. Donepezil, rivastigmin, galantamin ve memantin gibi ilaçlar hastalığın evresine ve hastanın özelliklerine göre kullanılabiliyor. Son yıllarda ise Alzheimer tedavisinde önemli bir değişim yaşandı. Artık yalnızca belirtileri kontrol etmeye değil, hastalığın biyolojik sürecini hedeflemeye yönelik tedaviler de gündemde. Amiloid proteinini hedefleyen lecanemab ve donanemab gibi yeni nesil tedaviler, uygun seçilmiş erken evre Alzheimer hastalarında hastalığın ilerlemesini yavaşlatabiliyor. Ancak bunlar her hasta için uygun tedaviler değil. Hastanın hastalık evresi, biyobelirteç sonuçları ve tedavinin olası riskleri ayrıntılı şekilde değerlendirilmeli ve tedavi sırasında gerekli MR takipleri yapılmalı. Bir de ilaç dışı tedaviler kesinlikle göz ardı edilmemeli. Fiziksel aktivite, sosyal ve bilişsel olarak aktif kalmak, kaliteli uyku ve damar risk faktörlerinin kontrolü tedavinin önemli parçaları.
Tedavi ile iyileşme mümkün mü?
Bugün için Alzheimer hastalığını tamamen ortadan kaldıran bir tedavimiz yok. Ancak bu, hastalığın tedavi edilemediği anlamına gelmiyor. Kullandığımız ilaçlarla bilişsel belirtileri kontrol etmeye çalışıyoruz. Yeni geliştirilen hastalık-modifiye edici tedaviler ise uygun hastalarda hastalığın ilerlemesini yavaşlatmayı hedefliyor. Bu nedenle erken tanı çok önemli. Çünkü Alzheimer’ın beyindeki biyolojik süreci, kişinin günlük hayatında belirgin şikâyetler ortaya çıkmadan yıllar önce başlayabiliyor. Hastalığı ne kadar erken yakalarsak, hem hastayı hem de ailesini o kadar erken destekleme ve uygun tedavi seçeneklerini değerlendirme şansımız oluyor.
“YÜZDE YÜZ ÖNLEYEN BİR YÖNTEM YOK”
-Hastalıktan korunabilir miyiz?
Alzheimer’ı yüzde 100 oranında önleyebileceğimiz bir yöntem henüz yok. Ancak demans riskini azaltmak ve hastalığın ortaya çıkmasını geciktirmek açısından yapabileceğimiz oldukça fazla şey var. Bence burada en önemli mesaj şu: Beyin sağlığına genç yaşlardan itibaren yatırım yapmak gerekiyor. Düzenli fiziksel aktivite yapmak, tansiyonumuzu, kan şekerimizi ve kolesterolümüzü kontrol altında tutmak, sigara kullanmamak, alkolü sınırlamak ve dengeli beslenmek önemli. Bunun yanında zihinsel ve sosyal olarak aktif kalmak da önemli. Yeni şeyler öğrenmek, okumak, müzikle ilgilenmek, sosyal ilişkileri sürdürmek ve mümkün olduğunca aktif bir yaşam geçirmek beynimiz açısından koruyucu olabilir. Uyku da son yıllarda üzerinde özellikle durduğumuz konulardan biri. Uyku bozukluklarının değerlendirilmesi ve tedavi edilmesi önemli. İşitme kaybı gibi gözden kaçabilen sorunların tedavisi, kafa travmalarından korunmak ve damar sağlığını korumak da yine beyin sağlığı açısından önemli. Aslında kalbimiz için yaptığımız pek çok şey beynimiz için de faydalı. Tansiyonumuzu, şekerimizi ve kolesterolümüzü kontrol etmek; hareket etmek, iyi uyumak ve sosyal olarak aktif kalmak hem kalbimizi hem de beynimizi koruyor.
Son olarak şunu da özellikle söylemek isterim: Unutkanlık yaşandığında bunu hemen “Alzheimer oldum” şeklinde yorumlamak doğru değil. Ama “yaşlandım, normaldir” diyerek geçiştirmek de doğru değil. Kişinin kendisinde veya yakınında belirgin ve ilerleyici bir bilişsel değişiklik fark ediliyorsa bir nöroloji uzmanına başvurmak, erken değerlendirme açısından en doğru adım olacaktır.