Sokakta yürürken kaç kez bir heykelin önünde durup; "Bunu kim yapmış, ne anlatıyor, neden burada?" diye sordunuz? Çoğumuz için bu eserler, zamanla şehrin kalabalığı içinde eriyen, üzerine ilan yapıştırılan veya önünden hızla geçilen "kamusal alan hayaletleri"nden ibaret. Ancak bir isim var ki, bu "görünmezliğe" gazeteci kimliğiyle ışık tutuyor. Yaklaşık çeyrek asırlık gazetecilik kariyerinde haber merkezlerinden dergi yayıncılığına uzanan deneyim biriktiren gazeteci Özlem Numanoğlu, rotasını heykellere çevirdi. “Kayıp Heykel Bürosu” adıyla Türkiye’nin heykel hafızasına ışık tutan bir araştırma ve belgeleme projesi yürüten Numanoğlu ile 25 Nisan Uluslararası Heykel Günü vesilesiyle söyleştik.
- Gazeteci olduğunuzu biliyoruz, biraz daha tanıtın kendinizi lütfen.
Gazetecilik okumak için İstanbul’a gelip burada kalmış bir Ankaralıyım. Kuruluş yıllarından itibaren yaklaşık 10 yıl CNN Türk’te çalıştım, 2010’ların başında dönemin haber dergisi Tempo’nun editörlüğünü, ilerleyen dönemde Tempo Travel’ın ve 2020-25 arasında Atlas dergisinin yayın yönetmenliğini üstlendim. Yaklaşık 25 yıl süren bu maratondan sonra kurumsal hayata es verdim. Ama galiba çalışmadan duramıyorum. İki-üç aylık “hiçbir şey yapmama” döneminden sonra ne zamandır aklımda olan kişisel gazetecilik projem Kayıp Heykel Bürosu için kolları sıvadım. O kadar emek istiyor ki kendimi yeniden maraton koşarken buldum.

-Bu projeye başlamadan evvel heykel konusuna özel bir ilginiz var mıydı?
Birkaç yıl önce İstiklal Caddesi’ndeki “Göktaşı” heykelinin önüne bir ATM istasyonu yerleştirildi. Twitter’da paylaştım, çok tepki çekti. Bunun üstüne ATM bloğu kaldırıldı, heykelin önü açıldı. Heykellerle ilişkim, onları sevmek ve önemsemek dışında, bu kadardı. Kayıp Heykel Bürosu da açıkçası kendi heykel cehaletime tepki olarak doğdu.

TOPHANE’DE BİR PARKTA, BİR HEYKEL…
-O kıvılcım anı neydi?
Beyoğlu’nda oturuyorum, sürekli Tophane Parkı’ndan geçiyorum. Parkta, ortasından çatlamış taş izlenimi veren bir granit heykel vardır. Birkaç yıl önce üzeri tamamen boyandı. Bunu paylaşmak istediğimde, heykele dair en temel şeyleri bile bilmediğimi fark ettim. Adını, heykeltıraşını bilmiyordum. İşin garip tarafı, internette de yoktu. Yapay zekâya sordum, o bile bulamadı. Heykel fiziken karşımdaydı ama kimliği kaybolmuştu. O şaşkınlıkla fikir aklıma düştü. Daha sonra Beyoğlu Belediyesi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi de bana heykelin adını veremedi. Kayıp Heykel Bürosu projesine başladıktan sonra, katkı verenler sayesinde heykelin geçmişine ulaşabildik. İsmi, “Buluşan Duvarlar”dı. Hikâyesi müthişti. Merak edenler onu Kayıp Heykel Bürosu’nda bulabilir.
- İsim belli ki “Kayıp Eşya Bürosu”na atıf ki bende hüzün çağrıştırır; sahibini bekleyen eşyalar ve eşyasını arayan insanlar… Sizin büronuzdaki heykeller ve insanlar ne durumda?
Heykellerin sanatsal, tarihsel, politik önemini ya bilmiyor ya da ilgilenmiyoruz. Zaman içinde kamusal alanın hayaletlerine dönüşüyor. Aramızdalar ama onları görmüyoruz.
Bir örnekle açmaya çalışayım. Kayıp Heykel Bürosu’nun ilk dosyası, Zerrin Bölükbaşı’nın “Figür” heykeliydi. Cumhuriyet’in 50. yılı şerefine yapılmıştı. Günümüzde Harbiye’de, TRT Radyoevi’nin arka bahçesinde bir köşeye atılmış. Yüzü kırık, bedeni likenle kaplı, boyası dökülmüş. Radyoevi birkaç yıldır restorasyon gerekçesiyle kapalı. Bu yılın başında dışarıda şantiye kurulduğunu görünce kapıdan kafamı uzatıp “Heykele de bakım yapacak mısınız?” diye sordum. Görevli etrafına baktı. Anlamadı. O da bana sordu: “Hangi heykel?”

“Figür” fiziken orada ama kayıp mı, değil mi siz karar verin...
-“Kayıp” bir heykeli kayıp yapan şey nedir? Sadece fiziksel yokluğunu değil, toplumsal hafızadan silinmesini de kastediyor olmalısınız.
“Kayıp” kelimesini metafor olarak kullanıyorum. Evet, kayıplara karışan heykellerimiz çok. Ama işte şehrin göbeğinde duran heykellerin bile ismini cismini bulamıyor ya da gözümüzün önündeki heykeli göremiyoruz.
-Radarınızda sadece estetik heykeller mi var? Anıtlar, büstler, ideolojik semboller vb mesela?
Sadece sanatsal değer taşıyanlar değil, politik ve toplumsal önemi olan tüm heykeller, anıtlar ve büstler Kayıp Heykel Bürosu’nun ilgi alanında. Ama önceliği, toplumsal hafızaya tutunmakta zorlanan, hikâyeleri unutulan, yerleşimleri gereği görünmez kılınan heykellere vermeye çalışıyorum.
- Heykellerin neden kaybolduğuna dair temel iki fikrim var; vandalizm ve ihmalkarlık... Katılır mısınız? Ya da neler eklersiniz?
Şu ana kadarki tecrübelerime dayanarak, saydığınız maddelere yetkinin kötüye kullanılmasını ve kurumların kendilerinde halka hesap vermeme hakkını bulmasını da ekleyebilirim. Bazı heykeller belediyeler tarafından kaldırılıyor ve kamuoyu akıbetleri hakkında bilgilendirilmiyor. Örneğin, Tophane Parkı’nın vandalizm kurbanı “İşçi” heykeli yıllar önce yerinden kaldırıldı. Bugün nerede ve ne durumda? Kimse açıklamadı. Kimse bilmiyor. İşin üzücü yanı, çoğu kimse sorgulamıyor da… Ayrıca yeri değiştirilip bağlamından koparılan ve çalınan heykeller olduğunu da biliyoruz.
“HEYKELLE GEÇMİŞİMİZ YENİ”
- Sanat eseri olanlarını bir yana koyarsak- tuhaf heykeller ülkesiyiz bence; Ankara’daki dinozorlar, Denizli’de horoz, Amasya’da selfie çeken şehzade.. Bu toprakların "heykel ile imtihanını" ve kurduğu bu bazen ironik, bazen sancılı ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?
Toplum olarak heykelle geçmişimiz yeni sayılır. Osmanlı’nın son döneminde yurtdışından getirilen birkaç hayvan heykeline rastlansa da heykelin park, meydan ve bahçelerde görünürlük kazanması Cumhuriyet sonrasında mümkün oluyor. Heykelle kurduğumuz ilişki belki de henüz olgunlaşma sürecindedir. Buna, küçük yaşlardan itibaren aldığımız eğitimin sanat ve estetik anlayışımızı ne ölçüde beslediği ya da besleyemediği sorusu eklenebilir.
Diğer yandan, zaman zaman kamu otoriteleri eliyle “ahlâk”, “toplumsal değerler” gibi gerekçelerle heykellere düşmanca tutumlar yöneltildiğini görüyoruz. Bu da heykelle kurduğumuz zaten kırılgan olan bağı zedeliyor olabilir. Belki de bu yüzden, bugün pek çok yerde mısır koçanı, çaydanlık gibi daha “zararsız” ve şehirlerin “markalaşma” iddiasını taşıyan figürler tercih ediliyordur. Bu kitsch heykeller üzerine kafa yoran akademisyenler, kent yönetimlerinin mutlaka sanat akademileri ve sanat kurumlarıyla işbirliği yapmasını öneriyor.
- Kayıp Heykel Bürosu’nun miladı 20 Ocak, henüz 3 aylık. O günden bu yana, -çok zaman geçmedi ama yine de sorayım- nasıl bir yol katettiniz?
Evet, büromuzun çiçeği burnunda. Kayıp Heykel Bürosu ilk etapta Instagram’ı mecra edindi. Zannediyorum Türkiye’nin heykelleri araştırıp soruşturan ilk sosyal medya hesabı. Dosya sayısı henüz 10-15 civarında. Aslında bir heykelin fotoğrafını çekip altına internetten kopyalanmış künye bilgisini yazarak hızla yol alabilirdim. Ama Kayıp Heykel Bürosu’nun gazetecilik iddiası da var. Bazı heykelleri bulmak, bulmak kolay olsa dahi haklarında güvenilir bilgiye erişmek ve bir paylaşımı hazırlamak zaman istiyor. Büro yavaş ama emin adımlarla büyüyor.
- Bir gazeteci olarak bu projeye yaklaşımınız nasıl? Bir heykelin peşine düşerken kendinizi bir dedektif gibi hissediyor musunuz?
Sahada ve masabaşında gazetecilik pratiklerini aktif biçimde uyguluyorum. İnternetteki bilgiler çok hatalı. Ve maalesef hatalı bilgi, kopyala-yapıştır yöntemiyle yayılıyor ve akademik kaynaklara kadar giriyor. Bazı heykellerin isimlerine bile ulaşamıyorum. Bunun için üniversite arşivlerini didiklemek, kütüphanelerde zaman geçirmek, ilgili kurumlara soru sormak gerekiyor. Bunca emekten sonra, bir heykelin, örneğin başı kırılmadan önceki bir fotoğrafına ulaştığınızda müthiş seviniyorsunuz. Bazı heykellerin de mevcut yerleri bilinmiyor. Bu gibi durumlarda, dediğiniz gibi dedektife dönüşüp iz sürmek gerekiyor. Buna en iyi örnek, Boğaziçi Köprüsü açıldıktan sonra 1974’te köprü müdürlüğü önüne dikilen Mâşallah Anıtı… Onu bulmak pek kolay olmadı.
- İhbarlarla çalışmak projeyi nasıl şekillendiriyor?
Kayıp Heykel Bürosu tek kişi tarafından yürütülen ama katkıya açık bir proje. Ancak ihbarla çalışırken bilgiyi teyit etmek gerekiyor. Kendim sürece dahil olmadan ihbara dair bir paylaşım yapmıyorum.
- İlk ihbarınız da Kadıköy’den gelmişti.
Evet o ilk ihbarda Haydarpaşa’daki eski GATA bahçesinde, inşaat sahasında kenara atılmış bir heykel görülüyordu. Sorduğumda, fotoğrafın iki yıl önce çekildiği bilgisini aldım. Hastaneye gittiğimde heykel bahçeye yerleştirilmişti ve iyi durumdaydı. Paylaşımı da öncesi-sonrası fotoğraflarla yaptım.

Tabii ihbarlar sürprizlere gebe. Geçen gün Esenyurt’ta bir apartmanın önüne konulmuş, modernist stilde beton bir heykelin fotoğrafı geldi mesela… Henüz gidip görüntüleyemedim ama ihbarlar beni şehrin hiç bilmediğim köşelerine sürükleyecek gibi görünüyor.
- Peşine düştüğünüz heykeller arasında sizi en çok etkileyen hikâye hangisiydi?
Çoğunluk hatırlayabileceği için İstiklal Caddesi’nde Odakule önünde duran “Göktaşı” heykelinden söz edeyim. Heykeltıraş Attilâ Onaran akademiyi bitiriyor, iş bulamıyor, türlü işte çalışıyor, lunaparklarda motosiklet akrobatlığı bile yapıyor. Biraz para biriktirince yurtdışına gidip hem geziyor hem kaçak işçi olarak çalışıyor. Bu dönemde Avrupa’da paslanmaz çelik teknolojisini öğreniyor. Memlekete döndüğünde bu teknolojiyle ev eşyası üretmeye başlıyor. İşleri öyle iyi gidiyor ki Türkiye’de paslanmaz çelik sanayiini kuruyor. Sanayici olduktan sonra heykele geri dönüyor ve paslanmaz çelikten dev boyutlu heykeller üretmeye başlıyor. Genç yaşta vefat ediyor ama geriye, çok az sayıda, başyapıt niteliğinde eserler bırakıyor. “Göktaşı” onlardan biri. Türkiye’nin ilk paslanmaz çelik heykellerinden. Sanayinin patlamasını temsil eden bu heykel, halen İstanbul Sanayi Odası önünde.
- Proje aynı zamanda yaşayan heykelleri de belgeliyor. Sizce bir heykelin “hayatta kalması” neye bağlı?
Öğrencilik hayatınızı bir düşünün; bazı önemli anıtlar dışında heykellerden söz edildiğini hatırlıyor musunuz? Ben hatırlamıyorum. Heykelle kurduğumuz ilişki çoğu zaman çok geç ve tesadüfi oluyor. Belki de bu nedenle heykeller toplumda güçlü bir karşılık bulamıyor. Oysa bir heykelin “hayatta kalması” bu koruyucu bağa bağlı. Onu koruyacak bir toplumsal dikkat ve sahiplenme yoksa, belki de en başta bu bağı neden kuramadığımızı düşünmeliyiz.
-Kayıp Heykel Bürosu’nun nasıl bir etki yaratmasını umuyorsunuz? Dijital bir envanter oluşturmak, fiziksel olarak yok edilen bir eseri "kurtarabilir" mi?
Heykeller için “kamusal alanın hayaletleri” demiştim ya, Kayıp Heykel Bürosu’nun değiştirmek istediği bu aslında. Heykellerin öykülerini görünür kılmak, izleyicinin onlara yeniden ve dikkatle bakmasını sağlamak. Ancak bu şekilde bir kamusal farkındalık üretebiliriz. Dijital envanter yok edilmiş bir eseri geri getiremez. Fakat belki de onu tamamen kaybolmaktan kurtarabilir. Bugün genç yaşlı, çok farklı kuşaklardan insanlar Kuzgun Acar’ın hurdalığa satılan “Türkiye” rölyefini biliyor. Hafıza, yeni yok oluşlara karşı bir refleks geliştirmeyi mümkün kılabilir. Dahası, yerel yönetimler ve kurumlar düzeyinde şeffaflık talebini güçlendirebilir.
-Bu çalışma uzun vadede neye evrilir? Mesela “Türkiye heykel haritası”? Ya da bu büro bir gün tüm dosyaları kapatıp "hiç kayıp heykel kalmadı" diyebilir mi ? Yoksa bu Türkiye'de sonu gelmeyecek bir mesai mi?
Şimdilik dağınık ve parçalı tarihsel veriyi derliyor, mevcut kamusal alan heykellerini kayıt altına alıyorum. Yakın vadede heykellerin yerini haritalamayı, bir internet sitesi kurmayı hedefliyorum. Dediğiniz gibi, bu sonu gelmeyecek bir mesai.
-Bu röportajı okuyanlara Uluslararası Heykel Günü vesilesiyle seslenseniz, bir heykelin yanından geçerken neyi fark etmelerini isterdiniz?
Biraz önce söz ettiğim, Tophane Parkı’ndaki “Buluşan Duvarlar” heykelinin fotoğraflarını çekerken iki semt sakini meraklanıp durdu, heykel hakkında konuşmaya başladılar. Biri, ötekine yarı şaka yarı ciddi, “Bak, bir tarafı Anadolu, bir tarafı Avrupa yakası, ortadaki de Boğaz” dedi. Öteki döndü, arkadaşına baktı, yorumu karşısında şaşırdı. Sanat hepimizin zihninde yeni anlamlar üretiyor. Güzelliği de bu. Yeter ki bir dakika durup düşünelim.

“20 yıl önce, 20 yıl sonra…; Atilla Galip Pınar’ın Marmara mermerinden yonttuğu kadın figürü (2006), Haydarpaşa’da bir hastane bahçesinde (2026) yılların akışını izliyor. Pek çok heykel gibi o da “kayıtdışı” kalmış, üzerine kelam edilmemiş.”
KADIKÖY’ÜN HEYKEL HAFIZASI…
-Son olarak yerel yayın olarak biraz da Kadıköy konuşalım.
Kadıköy, sembolleri arasına bir heykeli katmış bir ilçe. Kadıköy’de “Boğa’da buluşulur”. Heykel bir buluşma noktası, aynı zamanda Kadıköy hafızasında kendisine yer edinmiş. Kadıköy’de karşıma çıkan heykeller genellikle insanlarla iç içe, sokağın, parkın yaşayan unsurları izlenimi veriyorlar. Tabii tüm heykeller o kadar şanslı değil maalesef. Şu sıralar üzerinde çalıştığım, yakında Kayıp Heykel Bürosu’nda yer vereceğim, içler acısı durumda olan heykeller de yok değil. Her yerde olduğu gibi Kadıköy’de de heykel hafızasını daha güçlü kılmak için simgeleşmiş eserler kadar gözden kaçanları da koruyup kollamak gerekiyor.
https://www.instagram.com/kayipheykelburosu/