Erkeklik kalıplarına masalsı başkaldırı

Çocuklar için yazılan “Zırhını Hurdacıya Veren Prens”, erkeklik kalıplarını mizahla sorguluyor. Yazarı M. Emre Battal'a göre mesele erkekliği reddetmek değil, çocuklara yüklenen ağır rolleri görünür kılmak

10 Temmuz 2026 - 11:14

M. Emre Battal'ın kaleme aldığı ve Arel Talu'nun resimlediği “Zırhını Hurdacıya Veren Prens” adlı kitap, NotaBene Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Çocuklar için yazılan bu hikâye, yetişkin de olsa kendisine biçilen toplumsal kalıplara sıkıştırmak zorunda kalan herkese sesleniyor. Cinsiyet fark etmeksizin hepimize ezberletilen “Güçlü ol!”, “Belli etme!”, “İdare et!”, “Sus!” komutlarına meydan masal "erkeklik" rollerinin o boğucu baskısını mercek altına alıyor. Hem çocuklara hem de içindeki çocuğu iyileştirmek isteyen yetişkinlere iyi gelecek kitabın çıkış öyküsünü M. Emre Battal ile konuştuk

  •  “Zırhını Hurdacıya Veren Prens” neden ve nereden ortaya çıktı? İsim nasıl doğdu?

Bu kitap aslında çok tanıdık bir yerden çıktı: Erkek çocuklarına daha doğar doğmaz yüklenen o görünmez beklentilerden. Kitapta da Prens’in kulağına ilk fısıldanan büyü “Erkekler ağlamaz!” cümlesi. Aslında kitabın çıkış noktası da bu: Erkekliğin doğuştan gelen değil, çocukluktan itibaren öğretilen ve zamanla insanın üzerine bir zırh gibi kapanan toplumsal bir rol olduğunu göstermek.

“Zırh” burada çok güçlü bir metafor. Çünkü erkeklik çoğu zaman koruyucu gibi sunulur: Güçlü ol, ağlama, korkma, evi geçindir, hesabı öde, her şeyi bil, kurtarıcı ol. Ama bu zırh bir süre sonra insanı korumuyor; hissetmesini, temas etmesini, yardım istemesini, sevilmesini ve sevmeyi engelliyor. "Hurdacıya vermek" ise erkekliği bütünüyle reddetmek anlamına gelmiyor. Tam tersine, işe yaramayan, paslanmış ve insanı ezen kalıplardan kurtulmayı simgeliyor. Kitap, çocuklara ve yetişkinlere tam da bunu hatırlatmaya çalışıyor.

Feminist literatürde bunun karşılığı R. W. Connell’ın “hegemonik erkeklik” kavramıdır. Hegemonik erkeklik, bütün erkeklerin gerçekten yaşadığı erkeklik değil; erkeklerin ulaşması beklenen, güçlü, hâkim, duygusuz, heteroseksüel, kontrol eden erkeklik idealidir. Kitaptaki Prens de bu idealin altında eziliyor.

“ÇOCUKLAR DÜNYAYI HİKÂYEYLE ÖĞRENİR”

  • Çocuk edebiyatı toplumsal cinsiyet rollerini dönüştürmede nasıl etkili olur? Erkeklik neden toplumun ortak meselesi?

Çocuk edebiyatı çok güçlü bir alan çünkü çocuklar dünyayı yalnızca nasihatle değil, hikâyeyle öğrenir. Bir çocuğa “erkekler de ağlayabilir” dediğinizde bu önemli bir cümledir; ama bunu bir prensin zırhını çıkarıp hafiflemesiyle gösterdiğinizde, çocuk bunu duygusal olarak da kavrar.

Masallar uzun süre “prens kurtarır, prenses kurtarılır” düzenini yeniden üretti. Bu kitap o kalıbı tersine çeviriyor. Prenses kurtarılmak istemiyor; hatta Prens’e kahramanlık değil, bulaşık makinesini boşaltmasını öneriyor. Bu çok önemli çünkü çocuk edebiyatı burada kahramanlığı yeniden tanımlıyor: Kahramanlık artık kılıç çekmek değil, ev içi emeği paylaşmak, duygusunu göstermek, eşit ilişki kurmak.

Erkeklik meselesi sadece erkeklerin meselesi değildir çünkü erkeklik rolleri kadınların, çocukların, LGBTİ+ bireylerin, ailelerin, işyerlerinin, hatta siyasetin nasıl kurulacağını belirler. Erkeklere “sert ol” denildiğinde bunun sonucu sadece erkeklerin ağlayamaması olmaz; ev içinde duygusal emeğin kadınlara kalması, şiddetin meşrulaşması, bakımın değersiz görülmesi, babalığın mesafeli yaşanması gibi toplumsal sonuçlar doğar.

  • “Erkek ağlamaz”, “erkek korkmaz”, “erkek güçlü olmalıdır” cümleleriyle büyüyen çocuklar ne yaşıyor?

Böyle büyüyen çocuklar önce duygularını tanımamayı öğreniyor. Üzüntü, korku, kırılganlık, utanç, yetersizlik gibi duyguları ifade edemedikleri için çoğu zaman bunları öfkeye çeviriyorlar. Çünkü öfke, erkek çocuklarına izin verilen neredeyse tek duygu gibi öğretiliyor.

Kitap bunu çok güzel “duygusal kabızlık” diye anlatıyor. Prens “bilmiyorum”, “korkuyorum”, “yoruldum” diyemediği için içinde bir tıkanıklık oluşuyor. Bu hem komik hem de çok doğru bir anlatım. Böyle büyüyen çocuklar zamanla şunlara inanmaya başlıyor: “Yardım istersem zayıf görünürüm.” “Ağlarsam erkekliğim eksilir.” “Korkarsam küçük düşerim.” Oysa bastırılan duygular ortadan kaybolmuyor; yalnızlık, öfke, şiddet ya da iletişim kuramama olarak geri dönüyor.

  • Sizin çocukluğunuzla bugünün çocukları arasında nasıl farklar var?

Benim çocukluğumda toplumsal cinsiyet rolleri daha az tartışılıyordu. “Erkek ağlamaz”, “kız gibi yapma”, “erkek adam korkmaz”, “evin direği erkek olur” gibi cümleler neredeyse doğal gerçeklik gibi kabul ediliyordu. Bugün en azından bu cümlelerin problemli olduğunu konuşabiliyoruz. Bugünün çocukları daha fazla alternatif görüyor. Evde yemek yapan baba, çocuğuyla duygusal bağ kuran erkek, ağlayan erkek karakter, güçlü ama kurtarılmaya muhtaç olmayan kadın karakter artık daha görünür. Ama bu dönüşüm tamamlanmış değil. Bir yandan çocuklar daha özgürlükçü mesajlarla büyüyor, diğer yandan sosyal medyada çok sert, kadın düşmanı, rekabetçi erkeklik modelleriyle de karşılaşıyorlar.

“ERKEKLİĞİ EN ÇOK ERKEKLER DENETLİYOR”

  • Erkeklerin erkeklik kalıplarını sorgulamasının önündeki en büyük engel ne?

En büyük engel bence ayrıcalık kaybı korkusu ve erkekler arası denetim. Erkekler patriyarkadan zarar görüyor ama aynı zamanda bazı ayrıcalıklardan da faydalanıyor. Ev işinin daha az üstlenilmesi, duygusal yükün kadınlara bırakılması ya da kamusal alanda daha rahat hareket edebilmek bunlardan bazıları.  Dolayısıyla erkeklik kalıplarını sorgulamak sadece “ben artık ağlayacağım” demek değildir; aynı zamanda “haksız avantajlarımdan vazgeçmeye hazırım” demektir.

İkinci büyük engel erkeklerin birbirini denetlemesi. Bir erkek ağladığında, ev işi yaptığında, çocuğuna bakım verdiğinde, eşitlikçi davrandığında çoğu zaman kadınlardan önce başka erkekler tarafından alaya alınabiliyor: “Kılıbık mısın?”, “Erkekliğin nerede?”, “Hanımcı olmuşsun.” Bu erkekler arası polislik, hegemonik erkekliğin devamını sağlar.

Buna sınıfsal bir boyut da eklenir. Kapitalizm erkeğe “üretken, dayanıklı, rekabetçi, para kazanan, yorulmayan beden” rolü biçer. Erkek de kendi değerini çoğu zaman emeğiyle değil, piyasadaki başarısıyla, maaşıyla, statüsüyle ölçmeye başlar. Bu da onu hem kendine hem çevresine yabancılaştırır.

  • Son yıllarda erkeklik üzerine konuşmak daha görünür oldu. Bu gerçek bir dönüşüm mü, yoksa sınırlı mı?

Bence ikisi birden. Evet, gerçek bir dönüşüm var; çünkü artık erkeklik daha fazla sorgulanıyor. Babalık, bakım emeği, şiddetsiz iletişim, duygularını ifade etme, ev içi eşitlik, flört şiddeti, rıza gibi konular daha görünür. Eskiden “erkeklik” sanki doğal ve tartışılmaz bir şeymiş gibi görülürdü; bugün en azından bunun inşa edilen bir rol olduğunu daha çok konuşuyoruz.

Ama bu dönüşüm hâlâ sınırlı. Daha çok kentli, eğitimli, belirli politik ve kültürel çevrelerde güçlü. Toplumun geneline baktığımızda geleneksel erkeklik hâlâ çok güçlü. Üstelik dünyada ve Türkiye’de buna karşı bir erkeklik reaksiyonu da var. Yani “erkeklik krizde” söylemi bazen özgürleştirici bir sorgulamaya değil, daha saldırgan bir erkeklik savunusuna dönüşebiliyor.

Bu yüzden dönüşümün kalıcı olması için sadece bireysel farkındalık yetmez. Eğitim politikaları, çocuk kitapları, medya temsilleri, babalık izinleri, çalışma hayatı, kreş hakkı, şiddetle mücadele mekanizmaları gibi yapısal alanlarda da değişim gerekir. Bu nedenle “bireysel bilinçlenme” kadar kurumsal patriyarka ve yapısal eşitsizlik kavramları önemlidir.

  •  Bugünün genç erkekleri farklı bir erkeklik deneyimi mi yaşıyor? Umutlandıran ve kaygılandıran şeyler neler?

Evet, bugünün genç erkekleri önceki kuşaklardan farklı bir deneyim yaşıyor. Eşitlik, duygusal açıklık, farklı cinsel kimlikler, bakım veren babalık, şiddetsiz iletişim gibi fikirlerle karşılaşıyorlar. Bu çok umut verici. Genç erkekler arasında “Ben babam gibi olmak istemiyorum”, “Ben duygularımı konuşmak istiyorum”, “Ev işi kadının görevi değildir”, “Rıza önemli”, “Terapiye gitmek ayıp değil” diyenlerin sayısı artıyor. Bu az şey değil.

Ama kaygılandıran bir taraf da var. Sosyal medyada “alfa erkek”, “kadınları yönetme taktikleri”, “duygusuz ol”, “para kazan, hükmet” gibi içerikler çok yaygın. Ekonomik kriz, işsizlik, geleceksizlik, sınıfsal güvencesizlik de genç erkeklerde öfke ve değersizlik duygusunu artırabiliyor. Bu öfke bazen sisteme değil, kadınlara, feministlere, LGBTİ+ bireylere yöneliyor.

Burada sosyalist feminist bir bakış çok önemli. Genç erkeklerin yaşadığı ekonomik sıkışmayı ciddiye almak gerekir; ama bu sıkışmanın kadın düşmanlığına dönüşmesine de izin vermemek gerekir. Sorun kadınların özgürleşmesi değil; güvencesizlik, eşitsizlik, rekabetçi düzen ve patriyarkal erkeklik vaadinin çökmesidir.

Kitaptaki “zırhını hurdacıya vermek” bu yüzden çok güzel bir çağrı: Genç erkeklere “güçsüz ol” demiyor; “gücünü tahakkümden değil, kırılganlığı kabul etmekten, eşitlikten, dayanışmadan kur” diyor.

  • Sizce yayıncılık alanında toplumsal cinsiyet tartışmaları son yıllarda nasıl değişti?

Yayıncılıkta son yıllarda ciddi bir farkındalık artışı var. Eskiden çocuk kitaplarında toplumsal cinsiyet kalıpları daha rahat yeniden üretiliyordu: Anne mutfakta, baba işte; erkek çocuk maceracı, kız çocuk uslu; prens kurtarıcı, prenses bekleyen figür. Bugün bu temsiller daha fazla sorgulanıyor.

Bu çok değerli. Ama yayıncılık alanı da toplumdan bağımsız değil. Piyasa baskısı, satış kaygısı, muhafazakâr tepkiler, “fazla politik olmasın” çekincesi hâlâ var. Oysa çocuk edebiyatı zaten politiktir; çünkü çocuğa dünyanın nasıl bir yer olduğunu ve nasıl bir yer olabileceğini anlatır.

Ben yayıncılık açısından şunu önemsiyorum: Çocuklara yalnızca “kızlar güçlüdür” demek yetmez; erkek çocuklara da “duyguların var, bakım verebilirsin, eşit ilişki kurabilirsin, ağlayabilirsin, bilmediğini söyleyebilirsin” diyen kitaplara ihtiyacımız var.


ARŞİV