Moda Caddesi üzerinde, 63 numaralı kuğu Gölü Apartmanı’nın 3.katındaki bir dairedeyiz. Zil hanesinde “Adnan Ateşer” yazıyor. Oysa Ateşer ailesi burada değil artık. İsim bilhassa silinmemiş; çünkü bu ev artık yalnızca bir konut değil, bir hafıza mekânı...

Hikâye, 1920 doğumlu bir devlet memuru olan Adnan Ateşer ve 1917 doğumlu eşi Mükevven'in bu evi satın alarak yerleşmesiyle başlar. 1950 doğumlu tek çocukları Füsun, çocukluğunu önceki evlerinde, lise yıllarını da bu hanede, sevgi dolu çekirdek bir ailede geçirir. 1970’ler bu evin en canlı dönemleridir; misafirli, müzikli, kalabalık sofraların kurulduğu, Moda’nın o kendine özgü mahalle kültürünün yaşandığı yıllar… Ardından Füsun, sinema eğitimi için Amerika’ya gider. Ailesiyle bağı hiç kopmaz, mektuplar ve ziyaretlerle sürer ilişkileri.

Ancak Füsun Hanım’ın hayatı Amerika’da geçirdiği bir trafik kazasıyla kökten değişir. Yürüyemez hâle gelir ve hayatını tekerlekli sandalyede sürdürmek zorunda kalır. Bu nedenle Moda’daki bu aile evine pek az gelebilir ki bunda apartmanın bazı sakinlerinin girişe engelli rampası yapılmasına yanaşmamaları da etkili olur. İlerleyen yıllarda önce Mükevven Hanım yaşama veda eder. Adnan Bey, eşinin kaybından sonra bir süre bu evde tek yaşar, sonra o da göçer. Hayatın kötü şansı Füsun Hanımın peşini bırakmaz, bu sefer de kansere yakalanır. Tüm bu süreçte İstanbul’daki evin tüm yükü -aidatından apartman meselelerine dek- o kilit ismin omuzlarına biner: Banu Bengü.

(Banu, Huri ve Peri hanımlar, arkadaşları Füsun Ateşer'i anıyorlar)
ÜSKÜDAR’DAN ABD’YE
Bugün seksenine merdiven dayamış olan Banu Hanım ile Füsun Hanımın dostlukları çocukluk yıllarına dayanır. Üsküdar Amerikan Lisesi’nde yatılı okurken tanışan ikili, yatılı okulun dayanışma ruhuyla birbirine bağlanır. Füsun Hanımın Amerika’ya yerleşmesi bu bağı koparmaz. Bu köklü dostluğu Füsun Hanımın vefatı bitirir. Füsun Hanım yaşamını yitirdiğinde geride yalnızca bir daire değil, devasa bir arşiv ve anılarla dolu bir yuva kalır geriye.

Tam bu noktada devreye Banu Hanım girer. Füsun Hanım, ölmeden evvel bu daireyi -ailenin zaten uzun yıllardır bağı olan- Nesin Vakfı’na bağışlamasını ister. Tam da o günlerde başına gelen bir olay Banu Hanımın, arkadaşının vasiyetini yerine getirmedeki arzusunu perçinler; Füsun Hanımın vefatından bir ay sonra bir gün, ortak bir arkadaşları Türkiye’ye gelir. Guatemalalı bir oyuncu olan bu arkadaş, Banu Hanımı İzmir-Şirince’deki Tiyatro Medresesi’nde bir oyuna davet eder. Giderler, medresenin hemen üst kısmındaki Nesin Vakfı’nın Matematik Köyü’nü de ziyaret ederler. İşte o an Füsun Hanımın ruhani bir şekilde kendisini oraya yönlendirdiğine inanır Banu Hanım...
2 SENELİK EMEK
Ancak ortada resmi bir vasiyet belgesi olmadığı için evin vakfa devir süreci uzun ve zahmetli olur ama ne Banu Hanım ne de vakıf görevlileri vazgeçer. 2 yıla yaklaşan süreç sonunda tapu dairesine gidilir ve devir işlemi için imzalar atılırken Banu Hanımın gözlerinden yaşlar yuvarlanmaya başlar, arkadaşının vasiyetini yerine getirmiş olmanın verdiği rahatlama duygusuyla…

(Banu Bengü - ortadaki beyaz saçlı açık renk kazaklı- ve yatılı okul arkadaşları, Moda63'te Füsun Hanımı yad ederken...)
“HAFIZA EVİ”
Hikayenin bu kısmında sözü Nesin Vakfı çalışanı olan, Hande Alpaslan’a bırakalım. Ev vakfa geçtikten sonraki ismiyle “Moda63”ün koordinatörlüğünü yapan, kendisi de Kadıköylü olan Alpaslan bakın neler anlatıyor:
- Burası evime birkaç sokak uzaklıkta. Kasım 2024’ten beri Moda63’te görevliyim. Burada olmaktan çok memnunum. Moda63 hem geçmişle bağ kuran hem de bugünün insanlarını bir araya getiren bir yer. Moda’da böyle bir mekân yoktu. İnsanlar buraya geldiğinde kendini iyi hissediyor.

- Nesin Vakfı, eğitim alanındaki çalışmalarını büyük ölçüde bağış gayrimenkullerden elde ettiği gelirlerle sürdürüyor bilindiği üzere. İlk başta bu daire de gelir getirici bir kiralık mülk olarak düşünülmüştü. Ta ki vakfın yapı bölümünden sorumlu Sercan Aygül evi görüp dakikalarca şok içinde kalana dek… Evin ruhu hepimizi etkiledi. Duvarlardaki izler, eşyaların yerli yerinde duruşu ve evin hâlâ koruduğu zarafet…
- Moda63, bir müze değil; “hafıza evi”. Evin arka kısmını böyle adlandırıyoruz. Müzede her şey camın arkasındadır. Biz insanların eşyaya dokunmasını, evin ruhunu hissetmesini istiyoruz. Evde bulunan eşyaların neredeyse tamamı yerli yerinde. Dışarıdan çok az müdahale var. Sadece salondaki piyanoyu getirdik.
- Ön taraftaki geniş salona “Salomanje” ismini verdik. Burada geçen yazdan beri etkinlikler yapıyoruz; mahalleliyi bir araya getiren ücretsiz atölyeler, mini dinletiler, söyleşiler gibi. Arka odalar ise sessiz bir hafıza alanı olarak korunuyor. Ön taraf şehir gürültüsüne, arka taraf ise sokağın sessizliğine bakıyor. Koridoru sergileme alanı olarak kurguladık. Burada ailenin –çok özel olmayan- mektupları sergilenecek.
- Daire, vakfımıza geçtikten sonra buradaki ilk çalışma bir çekim oldu. Masumiyet Müzesi dizisinin bir bölümü bu evde çekildi. Hatta hoş bir tesadüfle -Füsun Ateşer’in ailesinin evi olan- bu ev, dizide Füsun karakterinin annesinin evi olarak kullanıldı…

- Dizi çekimi sırasında epey eşya çıkarıldı, set için başka eşyalar getirildi. Bu süreç aynı zamanda evin tasnifine başlamamıza da vesile oldu. Bu evin en çarpıcı yönü, 1930’lara kadar uzanan devasa arşivi. Füsun Hanımın Amerika’da yaşadığı yıllarda ailesiyle iletişim kurmak için gönderdiği ses kasetleri, binlerce fotoğraf ve mektup var. Keza evde de yüzlerce eşya. Bunların hepsi tek tek tasnif edildi, fotoğraflandı ve dijital ortama aktarıldı.
- Sesli hafıza turları düzenleyeceğiz. Ziyaretçiler kulaklıklarını takıp evin içinde dolaşırken web sitesi üzerinden eşyaların kendi hikâyelerini dinleyebilecek. Masa kendi hikâyesini anlatacak, mutfaktaki bardak başka bir anıyı fısıldayacak... Böylece herkes evi kendi temposunda, kişisel bir deneyimle gezecek.