Bir veteriner hekim olarak yıllar boyunca sayısız hayvana dokundum. Kalplerini dinledim, bedenlerini iyileştirmeye çalıştım; ama en çok gözlerinin içine baktım. Çünkü orada yalnızca hastalık değil, korku da vardı, güven de.
Bir kedinin sessizliğinde yaklaşan bir sonu, bir köpeğin sahibine bakışında kelimelerin asla anlatamayacağı bir bağlılığı gördüm. Ve zamanla şunu öğrendim: Biz hayvanları eğittiğimizi sanıyoruz. Oysa onların yanında, usul usul eğitilen biz oluyoruz.
İnsan kendini öğretmen ilan etmeye meyillidir. Komut verir, sınır çizer, kurallar koyar, itaat bekler. Köpeğe “otur” der, ata gem vurur, kuşu kafese kapatır, kediyi kendi düzenine alıştırır; sonra da bunu medeniyet sayar. Oysa hakikat, çoğu zaman bu anlatının dışında bir yerde durur. Çünkü hayvanlar rol yapmaz. Sevgiyi menfaate dönüştürmez. Korkusunu da, sadakatini de, kırgınlığını da saklamaz.
Bu yüzden hayvanlarla yaşamak, insanın çoktan unuttuğu bir dili yeniden öğrenmesi gibidir:
Merhametin dilini, sabrın, sadakatin, ölçünün… Ve belki de en çok umudun.

YAREN LEYLEK: DÖNMENİN HAFIZASI
Bazı hikâyeler vardır; bir ülkenin hafızasına yalnızca sevimli oldukları için değil, insan ruhuna dokundukları için yerleşirler. Yaren Leylek’in hikâyesi bunlardan biridir. Her yıl göğü yarıp aynı kayığa dönen o leylek, yalnızca bir kuş değildir artık; sadakatin sessiz sembolüdür.
İnsan büyük sözler vermeyi sever. “Hep yanındayım” der, “asla bırakmam” der, “unutmam” der. Ama çoğu zaman ilk fırtınada yön değiştirir. İlk mesafede uzaklaşır. İlk çıkar çatışmasında hafızasını kaybeder. Oysa bir leylek, binlerce kilometreyi aşar ve geri döner. Hiç konuşmadan şunu söyler: Sadakat, söylenen değil; yapılan şeydir. Bazı bağların adı yoktur. Ama yolu bellidir.
GELERT: ACELEYLE HÜKÜM VEREN İNSAN
Bir başka unutulmaz hikâye de Charles Burton Barber’ın 1884 tarihli Gelert tablosunda anlatılmaktadır. Gelert’in hikâyesi ise insanın en eski hatasını anlatır: Acele etmek.
Efsaneye göre Galler prensi Llywelyn, avdan döndüğünde beşiğin devrilmiş olduğunu, etrafın kana bulandığını ve çok sevdiği köpeği Gelert’in ağzının kan içinde olduğunu görür. Ve insanın en eski kusuru devreye girer: düşünmeden hüküm vermek. Çocuğunun Gelert tarafından öldürüldüğünü sanan Llywelyn öfkeyle köpeğini kılıçla öldürür. Ancak hemen ardından bebeğin sesini duyar; çocuk sağdır. Yakında da Gelert’in öldürdüğü bir kurt yatar. Böylece prens, sadık dostunun aslında çocuğunu kurtardığını anlar ve büyük bir vicdan azabıyla Gelert’i gömer. Rivayete göre o günden sonra bir daha asla eskisi gibi gülmez…
PANDORA: İÇERİDE KALAN ŞEY
Yunan mitolojisi bize insanlığın büyük resmini bazen tek bir sembolle anlatır. Pandora’nın kutusu açıldığında dünyanın üzerine acı, hastalık, ölüm, kıskançlık, hırs, savaş ve felaket yayılır. Kutudan çıkan şeyler, aslında insanlığın yüzyıllardır birbirine yaptığı her şeyin özeti gibidir. Ama anlatının en sarsıcı kısmı sonunda saklıdır: Kutunun içinde bir şey daha kalır. Umut.
Ben o umudun bugün hâlâ en çok hayvanların gözlerinde yaşadığına inanıyorum.
Çünkü insan, ilerlediğini söylerken çoğu zaman erdemleri unutuyor, onlara önem vermemeye başlıyor. Şehirler büyüdü ama vicdan daraldı. Bilgi arttı ama şefkat çoğalmadı. Konfor yükseldi ama tahammül azaldı. İnsan kendi elleriyle dünyayı yorarken, umudu da bir lüks gibi görmeye başladı. Tam da bu yüzden hayvanlar bize unutulmuş bir emaneti yeniden hatırlatıyor.
Defalarca kovulmasına rağmen yine de uzanan ele yaklaşan sokak köpeği, yeniden güvenmeyi seçen kedi, geri dönen kuş…. Pandora’nın kutusunda kalan o son şey, belki de masallarda değil; hâlâ onların bakışlarında, dönüşlerinde, bekleyişlerinde yaşıyor.
KOKO: BİR GORİLİN GÖZÜNDE İNSANLIK
Ve sonra Koko geliyor aklıma. Bir gorilin hikâyesi neden bu kadar derin yankı buldu diye düşündüğümde, cevabın dilde ya da işarette değil, vicdanda olduğunu görüyorum. İnsanlık, kendi yıkıcılığını çoğu zaman bir hayvanın gözünde fark ediyor. Doğayı mahveden, ormanı araziye, nehri kaynağa, canlıyı nesneye çeviren insan; sonra bir maymunun bakışında kendi eksikliğini seyrediyor.
“Koko’nun son sözleri” diye paylaşılan videodaki altyazılar genelde şöyle veriliyor: “Ben gorilim… çiçekler, hayvanlar… Ben doğayım… Koko insanı sever, Dünya’yı sever… ama insan aptal… Koko üzgün, Koko ağlıyor… zaman daralıyor… Dünyayı düzeltin, dünyaya yardım edin, koruyun.”
Koko’nun ardından dolaşıma giren o meşhur çağrı, doğrulanmış son söz olsun ya da olmasın, insanlığın suratına çarpan büyük bir hakikati taşıyor: Dünya bizden ibaret değil. Ve biz onu yalnızca kullanmak için değil, korumak için de burada olmak zorundayız.
İnsan ise çoğu zaman kendi duygusunu bile maskeyle yaşıyor. Belki de bu yüzden hayvanlarla kurulan bağ, insanı daha dürüst bir yere çağırıyor.
Hayvanları kusursuz varlıklar olarak anlatmıyorum. Onların da içgüdüleri var. Korkuları, savunmaları, geri çekilmeleri… Mesele onların melek olması değil. Mesele, çoğu zaman bizden daha sahici olmaları. Daha doğrudan yaşamaları. Daha yalın. Daha dürüst.
Belki de bu yüzden onların yanında insan, kendini biraz daha az saklayıp daha az rol yapıyor. Bu yüzden soruyu başka türlü soruyorum: Hayvanları nasıl eğitiriz, değil. Biz onların yanında, kendimizi ne kadar onarabiliriz?
Veteriner Hekim Egemen Mahzunlar
* Yaren Leylek foto: Alper Tüydeş