1833 yılında İstanbul’u gezen Fransız şair Alphonse de Lamartine, bu şehre yalnızca bir gezginin merakıyla bakmadı. İstanbul’un kubbelerini, mezarlıklarını, denizini ve sokaklarını anlatırken şehrin sessiz sakinlerini de gördü; köpekleri, kedileri, kuşları…
Lamartine, 1833 yılının İstanbul’unu anlatırken sokaklarda belli aralıklarla semtin köpekleri için su dolu kaplar bulunduğunu yazar; hatta insanların, hayattayken besledikleri kumrular için öldükten sonra da yem atılsın diye hayır vakıfları kurduğunu ekler.
Bu yalnızca bir seyahat notu değildir. Bu, İstanbul’un canlılarla kurduğu ilişkinin vicdan kaydıdır.
Bir kap su… Ne anıt kadar görkemli ne de kitabe kadar kalıcı görünür. Ama bazen bir medeniyetin gerçek yüzü, kaldırım kenarındaki küçük bir su kabında saklıdır. Lamartine'in gördüğü İstanbul'da sokak hayvanları mahallenin doğal bir parçasıydı. Onlar için su konulur, yemek ayrılırdı. Merhamet, günlük hayatın sıradan bir alışkanlığıydı.
Osmanlı İstanbul’unda bu anlayışın en dikkat çekici örneklerinden biri mancacılardı. “Manca”, halk dilinde kedi ve köpek yiyeceği anlamında kullanılır; ciğer, dalak, yürek gibi sakatat parçalarını ifade ederdi. Bu yiyecekleri sokaklarda satan kişilere de “mancacı” ya da “seyyar ciğerci” denirdi.
Mancacıların belirli bir dükkânı yoktu. Onlar, İstanbul’un sokaklarında dolaşan seyyar satıcılardı. Sakatatları kimi zaman kızartır, demir ya da ahşap şişlere dizer, “kedi mancası” ve “köpek mancası” diye seslenerek satarlardı. Kediler ve köpekler de bu kokunun peşinden gelir, mahalle halkı mancacılardan aldığı yiyecekleri onlara verirdi.
Sayıları kesin olarak bilinmemekle birlikte, Evliya Çelebi’nin 17. yüzyıl İstanbul esnafını anlatırken koyun ciğercilerinden söz etmesi, bu esnaf grubunun şehir hayatındaki yaygınlığını gösterir. Mancacılar da dönemin İstanbulu’nun, sokak hayvanlarına uzanan merhametli kollarından biriydi.
İnsanların mancacılara para vermesinin nedeni yalnızca hayvanları doyurmak değildi; bu aynı zamanda bir hayır anlayışıydı. 16. yüzyılda İstanbul’u gezen Stephan Gerlach, bazı insanların bir akçe ya da birkaç mangır vererek et ve iç organ satın aldığını, bunları damlardaki kedilere ve sokak köpeklerine attığını; bunu da “Allah rızası için” yaptıklarını yazar. Yani bu, teknik anlamda zekât değildi çünkü zekâtın kime verileceği dinen belirlenmiştir. Ama sadaka, hayır ve sevap düşüncesiyle yapılan bir iyilikti.
Hatta bu hassasiyet bazı vakıf şartlarına bile girmişti. İstanbul Koca Mustafa Paşa’daki Şeyh Evhad Camii’nde sahipsiz kedilerin beslenmesi için her gün belli miktarda ciğer vakfedildiği aktarılır. Bu ayrıntı çok önemlidir: Sokaktaki hayvanı doyurmak, yalnızca anlık bir merhamet değil; kurumsallaşmış, süreklilik kazanmış bir şehir sorumluluğuydu.
Böyle bakınca mancacılar yalnızca eski İstanbul’un renkli seyyar satıcıları değildir. Onlar, insanla hayvan arasındaki görünmez sözleşmenin taşıyıcılarıdır. Bugün kapımızın önüne koyduğumuz bir kap su, aslında aynı sözleşmenin bugünkü hâlidir.
Üstelik su meselesi yalnızca duygusal değil, bilimsel olarak da hayati öneme sahiptir. Susuzluk, kedi ve köpekler için basit bir rahatsızlık değil; doğrudan sağlık sorunudur. Vücutta su azaldığında dolaşım bozulur, dokulara oksijen ve besin taşınması zorlaşır, böbreklerin yükü artar. Özellikle kedilerde yeterli su tüketimi böbrek sağlığı açısından yaşamsal önem taşırken, köpeklerde sıcak havalarda soluyarak serinleme ciddi sıvı kaybına yol açabilir.
Susuz kalan hayvanlarda halsizlik, iştahsızlık, ağız kuruluğu, idrar miktarında azalma ve gözlerde çökme görülebilir. İlerleyen durumlarda sıcak çarpması, dolaşım bozukluğu ve organ yetmezliği gibi hayati tablolar gelişebilir. Bu nedenle yazın sokağa bırakılan temiz bir kap su, romantik bir jest değil; hayat kurtaran basit bir müdahaledir.
Bu özen yalnızca sokaktaki hayvanlar için değil, evlerimizde yaşayan dostlarımız için de geçerlidir. Su kapları gün içinde kontrol edilmeli, sular tazelenmeli, kaplar temiz tutulmalı ve mümkünse evin farklı noktalarına birden fazla su kabı yerleştirilmelidir. Özellikle kediler bazen tek bir kaptan yeterince su içmeyebilir; akan suyu seven kediler için su pınarları iyi bir seçenek olabilir. Köpeklerde ise yürüyüş saatleri serin zamanlara alınmalı, uzun yürüyüşlerde yanımızda mutlaka su bulundurulmalıdır.
Çünkü sevgi yalnızca mama vermek ya da başını okşamak değildir. Sıcak bir günde onun susuz kalmayacağını bilmek de sevginin en sade hâlidir.
Sokak hayvanları için yapılacaklar büyük projelerle başlamaz. Temiz bir kap su, gölge bir nokta ve düzenli bakım çoğu zaman hayat kurtarır. Su kapları araçların geçmediği, insanların takılıp düşmeyeceği ve hayvanların güvenle ulaşabileceği noktalara yerleştirilmeli; mama alanları çevre kirliliğine yol açmayacak şekilde düzenlenmelidir. Merhamet, düzensizlik demek değildir; doğru planlandığında şehri güzelleştirir.
Bugün bize düşen, geçmişi romantik bir masal gibi anlatmak değil; o geçmişten bugüne uygulanabilir bir sorumluluk çıkarmaktır. Belediyeler, apartmanlar, esnaf, gönüllüler ve mahalle sakinleri birlikte hareket ederek güvenli su noktaları oluşturabilir. Kısırlaştırma, aşılama, tedavi ve sahiplendirme çalışmaları da aynı kararlılıkla sürdürülmelidir.
İstanbul yalnız insanların şehri değildir. İstanbul; martının, kedinin, köpeğin, ağacın, denizin ve insanın birlikte var olduğu büyük bir mozaiktir. Bu mozaiğin bir parçasını yok saydığınızda şehir eksilir.
Lamartine’in 1833’te gördüğü su kapları bize bugün de aynı şeyi söylüyor: Bir şehrin kalbi yalnız meydanlarında ve anıtlarında değil; en sessiz sakinlerini nasıl yaşattığında da atar.
Ve belki de kapımızın önündeki o su kabı, bir hayvana “yalnız değilsin” demenin en sade, en güzel yoludur.