“İki kişi birbirini sever de kavuşursa mutluluk olur; biri kaçar diğeri kovalarsa aşk; ikisi de sever lakin kavuşamazsa efsane olur.” derler. Peki, çocukluktan beri birbirini tanıyan iki insan, aynı merakların peşinden gider, yıllar boyu birbirini besler, bildiklerini paylaşır, yeri geldiğinde tatlı tatlı tartışıp yeri geldiğinde kahkahalara boğulursa ne olur?
Mahir Ünsal Eriş ve Töre Sivrioğlu’nun Spotify’da yayınlanan sevilen podcast serisi “Geri Dönüyoruz”, tam da böyle sarsılmaz bir dostluğun etrafında şekillenmiş. 90 bölüm boyunca dinleyicilerini tarihten mitolojiye, inançlardan dil bilimine uzanan geniş bir yolculuğa çıkaran ikili, bilgi birikimlerini mizahla harmanlayarak hem eğlendiren hem de merak uyandıran bir anlatı kurdu. Bu sohbetlerin kayıtları, Epsilon Yayınları’nın kitap projesiyle okurlara da ulaşıyor. İlk kitap “Mitoloji ve İnanç”ın ardından, serinin ikinci kitabı “Dil ve Yazı” geçtiğimiz haftalarda yayımlandı. Dört bölümden oluşan kitap, dilin ve yazının insanlık tarihindeki serüvenini ele alıyor. Bölüm başlarındaki QR kodlar sayesinde okurlar, ilgili podcast kayıtlarını da dinleyebiliyor.
“Dil ve Yazı” vesilesiyle Geri Dönüyoruz’un başarısının arkasındaki arkadaşlığı, dilin iktidarla ilişkisini, yazının uygarlık tarihindeki yerini ve 90 bölümün ardından geriye kalanları Mahir Ünsal Eriş ve Töre Sivrioğlu ile konuştuk.
Mahir Ünsal Eriş: Bir takım teşebbüsler, bazı gelişmeler var. Dönecek gibiyiz, bakalım.
Töre Sivrioğlu: Mümkün değil, başkasıyla olmazdı. Bence başarımız, fazla resmiyetten kaçınmamıza ve aktarılan bilgiden çok sohbetin sıcaklığına ve samimiyetine dayanıyor. Konuştuğumuz konular aslında her yerde bulunabilecek şeyler. Programda “Göbeklitepe’de yeni bir mezar bulundu” gibi ilk kez açıklanan, sansasyonel bilgiler sunmadık. Önemli olan yeni bir bilgi vermekten ziyade konuları esprili bir üslupla ele almak, egolardan uzak durmak ve samimi bir sohbet kurmaktı. Bunu başardık.
M.Ü.E: Olmazdı bence de. Çünkü biz bu konuları sadece bu programda konuşmuyoruz. Kırk dakikalık kayıt bittikten sonra bir kırk dakika da devam ediyorduk. Her zaman bunları konuşur güleriz. Bence o muhabbet dinleyene de yansıyor.
T.S.: Bütün programları kitaplaştırmayı düşünüyoruz. Çünkü teknolojiye ne kadar güvenebiliriz, bilmiyoruz. Platformlar kapatılabiliyor, yasaklar gelebiliyor, lisanslar iptal edilebiliyor, sistemlerde çökmeler yaşanabiliyor. Dolayısıyla programların bir şekilde kaybolabileceğini düşündük. Kitap, bunların kalıcı bir kaydını oluşturuyor.
T.S.: Kitapta, podcast’i dinlerken yakalayamayacağınız ayrıntılar var. Örneğin Arapçadaki sesler, Fince yazı, Sümer yazısı, çivi yazısı ya da aynı şekilde yazılıp farklı okunan Osmanlıca kelimeler... Bunları kitapta görmek, karşılaştırmak ve üzerinde durmak daha kolay.
Ayrıca konuşmalar sırasında bazı isimler ya da tarihler yanlış söylenebiliyor. Programları yeniden kaydetmediğimiz için kitapta bunları düzelttik. Yoğun dipnotlar ve görsel malzeme de var. Bir de programların yayın sırası tematik değil. Kitapta birbirini tamamlayan bölümleri bir araya getirerek konu bütünlüğü oluşturduk.
T.S.: Evet, üçüncü kitap müzik üzerine olabilir.
T.S.: (Gülüyor.) Ben sokakta büyüdüm. Çocukken elinden kitap düşmeyen biri değildim. On bin nüfuslu bir kasabada, doğayla iç içe bir çocukluk geçirdim. Lise yıllarında okumaya başladım.
* Peki, bu kadar şeyi aklınızda nasıl tutuyorsunuz?
T.S.: Onu bilmiyorum. İki yaşımı bile hatırlıyorum. Bunu çok geç fark ettim. İnsanlar “Bunları nasıl hatırlıyorsun?” diye sormaya başladıkça hafızamın böyle olduğunu anladım.
Mahir Ünsal Eriş: Bu soru belki daha erken çağlarda farklı yorumlanabilirdi ama dil bugün hem bir iletişim aracı hem de iktidar kurma aracı. Dil dünyayı tarif ediyor, yorumluyor ve onu yeniden kurmak için de kullanılıyor.
Töre Sivrioğlu: Dil bir iktidar aracı mıdır? Evet, öyledir. Ama ben bu konunun fazla abartıldığını düşünüyorum. “Dilimizi düzeltirsek dünya düzelir” fikrine katılmıyorum. Daha kibar kelimeler kullanmak, insanların gerçek duygularını değiştirmeyebilir.
Bir de dil en etkili iletişim aracı değil; bence en etkili iletişim aracı beden. Dil, iletişim aracı olmak bir yana, iletişimi bozan bir şey olarak bile düşünülebilir. Birini çok sevdiğiniz hâlde sevginizi ifade edemeyebilirsiniz.

T.S.: Siz ne sözlük hazırlarsanız hazırlayın, toplum kelimelerin anlamını değiştiriyor. “Sakat”, “özürlü”, “engelli” örneğinde olduğu gibi. İstediğiniz kadar kibar bir kelime üretin; toplum gerçekten saygı göstermiyorsa o kelime de zamanla olumsuz bir anlam kazanıyor.
T.S.: Homosapiens yaklaşık 200 bin yıldır var olduğuna göre, muhtemelen 100-200 bin yıldır konuşuyoruz.
T.S.: Bunu söylemek zor. Çünkü sözcükler bir yandan çoğalırken bir yandan kayboluyor. Bugün teknolojiyle ilgili çok sayıda kelimemiz var. Ama geçmişte insanlar doğadaki hayvanları, bitkileri ve nesneleri çok daha ayrıntılı adlandırıyor olabilir. Biz “at” deyip geçiyoruz; oysa farklı at türlerinin ayrı adları vardı.
T.S.: Yazı; mal mülkün, ticaretin, dinî uygulamaların ve kuralların kayda geçirilmesi gibi birçok nedenle ortaya çıktı. Ticari malları, kuralları ve mülkiyeti kayıt altına almak gerekiyordu. Düşünün: Bir tarlada çalışıyorsunuz ve size “Yarısı senin olacak” deniyor. Sadece söz yetmiyor, bunu kayda geçirmek gerekiyor. Sümerlerden kalan yazılı belgelerin önemli bir bölümü tarla ve mülkiyet anlaşmazlıklarıyla ilgili. Ama elbette uygarlığın temelinde yazı var.
M.Ü.E.: Ben böyle düşünmüyorum. Tarih boyunca stenografi ve Mors kodu gibi sembolik iletişim biçimleri vardı. Bu yüzden görsel ve sembolik iletişimi çağımıza özgü bir gelişme olarak görmüyorum. Ancak uzun vadede insan iletişiminin bütünüyle imajlardan oluşacağını, sözlü iletişimin tamamen ortadan kalkacağını düşünüyorum. Bu, önümüzdeki 20 yıl içinde gerçekleşecek bir dönüşüm değil; belki birkaç yüzyıl içinde gerçekleşebilir.
SÖZÜN KISASI
M.Ü.E.: Bazı sponsorlu bölümlerde, bizden konuşmamız istenen konuları ele almayabilirdik.
T.S.: Benim “Keşke konuşmasaydık” dediğim ya da hazırlarken sıkıldığım tek bir bölüm bile olmadı.
M.Ü.E.: Emeviler konusunun hakkını veremedik.
T.S.: Sovyetler Birliği ve Sovyet mirası konusunun hakkını veremediğimizi düşünüyorum.
M.Ü.E.: Ben geçmişe değil, geleceğe gitmek isterdim.
T.S.: Ben sadece gözlemlemeyi tercih ederdim.
M.Ü.E.: Hitler’i sanat okuluna almayanlara “Abi, yapmayın” derdim.
T.S.: Mozart’ı günümüzün tıbbi bilgisiyle 36 yaşında ölmekten kurtarmak isterdim.
T.S.: Rönesans.
M.Ü.E.: 19. yüzyılın sonları.
M.Ü.E.: Töre’den öğrendiğim en gereksiz bilgi, kâşiflerin yeni bir kıtaya gittiklerinde yaptıkları ilk işin yerlilere don giydirmek olduğuydu.
T.S.: Afrika’daki bir ülkenin bayrağıyla başka bir ülkenin bayrağının aynı renklerde olması gibi bir bilgiydi. O kadar gereksiz ki hangi ülkeler olduğunu bile hatırlamıyorum. (Gülüyor.)
M. Ü. E: Ayıramam herhâlde. Töre’den öğrendiğim her şey ilginç ve gerekli.
T.S.: Seçemem. Çok var.