Uğur Vardan ile 'Dar Alanda Kısa Paslaşmalar'

Yaşamına iki büyük keyfi sığdıran Uğur Vardan ile konuştuk. Niyetimiz Vardan’ın hoş sohbeti ile sinema ve futbol ilişkisine bir nebze ışık tutmak

05 Kasım 2015 - 15:33
Erhan DEMİRTAŞ
Sinema ve futbol severlerin yakından takip ettiği yazarlardan Uğur Vardan, sinema yazılarıyla Gazete Kadıköy okurlarına sesleniyor. Sinemadan, futbola keyifli bir söyleşi gerçekleştirdiğimiz Vardan’a göre sinema ile futbol arasında çok derin bir ilişki var. Vardan, “ İkisi de sizi kendinizden alıp götürme gücüne, büyüsüne sahiptir; ikisi de büyük tutkulardır” diyor.

“CEHENNEMDE İKİ DEVRE”
• Mimarlık okudunuz ama sinema yazarı oldunuz. Nasıl oldu bu?
Aslında mimarlık da tıpkı futbol ve sinema gibi bir disiplin… Ortaya çıkan ürün, ortak bir çabanın ifadesi; yaratıcısı, uygulayıcısı ve seyircisi var. Benim mimarlıktan sinema yazarlığına geçişime gelince; ben mesleğe sinema yazarı olarak değil, muhabir olarak başladım, sinema yazarlığı baştan hedeflediğim ama belli bir zaman sonra ulaştığım bir kimlikti. Yazmanın şöyle bir avantajı var; Düşünsenize, bir filmi izliyor ve eleştiri yazısını hemen kaleme alıyorsunuz, ertesi gün gazete, dergi, hatta aynı gün içinde internette neşredilmiş olarak görüyorsunuz… 

• Hem futbol hem de sinema yazarlığı yapıyorsunuz. İkisini birden yapmak keyifli mi, yoksa zor mu?
Keyifli tabii ki… Nihayetinde çocukluk sevdalarım, tutkularım işim oldu ve hayatımı yönlendirdi. Belki şunu söyleyebilirim; yaş itibariyle beni heyecanlandıran, şaşırtan filmlerin ve maçların sayısı azaldı. Futbolda ise asıl olarak şu problem var; oyunun Türkiye’de hali bence içler acısı. Sistem adaletsizlik üzerine kurulu, aktörler hep aynı; konuşulan meseleler, tartışılan konular da benzer şekilde hep aynı. ‘Bağımsız sinema’ gibi futbolun da ‘ötekiler’inin, zayıflarının yanında olunması gerektiğini düşünüyorum. Bir de futbol çok basit bir oyun ama onu değerli kılan özel hikâyeleri; işte bu hikâyelerin çoğalması gerek. Yoksa sonu belli filmlere benzer futbol ki bizdeki haliyle benziyor da…

• Futbol ile sinema arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?
İkisi de 20. yüzyıl boyunca yollarını çizmiş, popüler kültürdeki yerlerini almış, kitlelerin öncelikli beğenileri arasına girmiş disiplinlerdir. Üstelik aralarında yapısal açıdan da benzerlikler vardır. Neler mi? Sıralayalım: İkisinin de bir para yatıranı (başkan-yapımcı), ikisinin de sanatçıları (oyuncular-futbolcular), ikisinin de yaratıcıları (teknik direktör-yönetmen), ikisinin de icra alanları (stadyumlar-salonlar), ikisinin de seslendiği kitle (taraftar-seyirci), ikisinin de ana akım örnekleri (büyük takım-popüler sinema), ikisinin de ‘ötekileri’ (amatör futbol-bağımsız sinema) gibi… İkisi de sizi kendinizden alıp götürme gücüne, büyüsüne sahiptir; ikisi de büyük tutkulardır.  

• Türkiye'de futbol içerikli kaliteli bir kaç film var. En bilineni ise Serdar Akar’ın  "Dar Alanda Kısa Paslaşmalar " filmi. Futbolla “yatıp kalkan” bir ülkede daha fazla futbol konulu film çekilemez mi?
Bu bizim kültürel kodlarımızın ifadesi. Bizim bu oyunla ilişkimiz zaten hastalıklı. Üç ihtimalli bir oyunun sadece galibiyet kısmıyla ilgileniyoruz. Benzer bir mantıkla bakıldığında mesela futbolla yatıp kalkan bu ülkede futbol dergilerin sayısı da, satışları da ilgiyi göre az. Daha önce de belirttiğim gibi futbolun kendine özgü hikâyelerine değil klişelerine kulak kabartıyoruz. ‘Dar Alanda Kısa Paslaşmalar’ ise küçük bir amatör kulüp üzerinden ‘Özal liberalizmi’ne göz atıyor ve arka planına, kabuk değiştiren bir Türkiye profilini yerleştiriyordu. Yani özel bir filmdi; bu türden futbolla sosyolojik ilişkiler kuran yapımlar Dünya’da bile çok az. Aslında birçok yönetmen ve oyuncu futbolu çok seviyor, hatta bazıları halı sahada takım arkadaşımız. Ama sanırım doğru öyküleri bekliyorlar, bazıları da ana öyküleri içinde futbolu yan unsur olarak kullanıyor; bu da az şey değil elbette.

• En sevdiğimiz futbol içerikli film hangisi ya da hangileri?
Bu konuda zaten hazır bir listem var, hemen paylaşayım: 1. ‘Cehennemde İki Devre’ (Yön: Zoltan Fabri) 2. ‘Dar Alanda Kısa Paslaşmalar’ (Yön: Serdar Akar) 3. ‘The Damned United’ (Tom Hooper ) ‘4. Ultra’ (Yön: Ricky Tognazzi) 5. Looking For Eric’ (Yön: Ken Loach). 

“SANSÜRCÜLER HATIRLANMAZ”        
• Gazete Kadıköy'de yazdığınız ilk yazınızda Türkiye Sineması'nda seri üretime geçildiğini ve fotoğraf çeker gibi film çekildiğini söylüyorsunuz. Sizce Türkiye sineması 30 yıl öncesine göre nerede duruyor?

Benim kast ettiğim durum ‘Popüler sinema’ kanadında hareket eden ve özellikle komedi formatında çekilen, sinematografik değer açısından da vasatı bile yakalayamayan filmlere ilişkindi. Yoksa uzun bir süredir sinemamızda taşlar doğru bir şekilde yerine oturmuştur; üslubu, duruşu, yetenekleri itibariyle birçok yönetmen kendi felsefelerine uygun, dünya standartlarında yapıtlar üretiyor. Lakin bu yapıtların büyük bölümü ‘minimal sinema’ örnekleri. Ama bir de sinemanın ana akım yanı var; gönül istiyor ki bu kanattaki filmlerinde sanatsal açıdan belli kriterlerle karşımıza gelmesi, zamanına damga vurması ve mümkünse yarına kalabilmesi. Lakin burada sadece gişeye yönelik ve günü kurtarma adına çekilen filmleri görüyoruz. Bu durum da ister istemez ‘suya yazılmış’ efekti yaratıyor.       

• Son İstanbul Film Festivali’nde ‘Bakur’ filminin yasaklanmasından sonra sinema üzerindeki baskının daha somut haliyle karşılaştık. Türkiye'de sansür ve baskı hep vardı ama son 12 yıldır bu daha da arttı. Sinema üzerindeki devlet baskısını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bunlar eski dönem refleksleri. Fikirleri zaten engelleyemezsiniz de günümüz teknolojisi doğrultusunda sanat eserlerini hiç engelleyemezsiniz. O filmler, bir şekilde dağıtım ağına girer ve isteyenler tarafından izlenir. Yasaklar festivaller dahilinde oluyor; bu da belli bir ruhu öldürüyor. Hatırlanacağı gibi 12 Eylül döneminde sansür uygulanan Antalya Film Festivali’nin o dönemki filmlerine, 50. yılında bir tür iade-i itibar uygulandı. Şimdinin sansürcülerini de ileride kimse hatırlamayacak ve söz konusu filmler, sanatsal kriterler doğrultusunda hak ettikleri değeri bulacak.

 “SİNEMANIN BÜYÜSÜ GİDİYOR”
Siz hâlâ filmleri eski sinema salonlarında izliyorsunuz ama İstanbul'da eski sinemaların yerini AVM'ler alıyor ve sinema salonları ile birlikte şehrin dokusu da bozuluyor. Yusuf Atılganın tabiriyle "sinemadan çıkan insan"ı göremiyoruz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Valla biz de pek eski sinemalarda izlemiyoruz, basın gösterimleri artık AVM’lerin içindeki salonlarda oluyor daha çok. Feriye Sineması mesela ‘eski ekole’ yakın ama artık oradan bir süredir basın gösterimi yapılmıyor. Şu anda basın gösterimlerinin yapıldığı ‘eski model’e yakın tek sinema var; o da Beyoğlu Sineması. Sorduğunuz soru sanırım Emek Sineması’nı tarif ediyor; AVM’ler ve onların sinemaları her ülkede var ama o ülkelerde festivallerin yapıldığı, geçmişin sinema büyüsünü, atmosferini, salon zevkini yaşatan ‘Prestij sinemaları’ da var, bizim problemimiz elimizdeki en önemli değeri yok etmekti. Emek örneğinde işte bunu başardık! 

• Yerel bir gazete olan gazete Kadıköy'de sinema yazıları yazmak nasıl bir duygu?
Mesele zaten ‘Yerelden evrensele ulaşmak’ değil mi? Şaka bir yana bu konuda benim duygularımdan öte okurun tepkisi daha önemli diye düşünüyorum.  

 
Etiketler; uğur vardan

ARŞİV