"Viva Zapata'nın Kadıköylü Rejisörü Elia Kazan Marilyn Monroe'yu Tanımıyormuş!" başlıklı kupür / 1955 / Röportaj: Azize Erten
Otelden çıktık, Beyoğluna doğru yürüyoruz. Yoldan gelip geçenlerin gözleri hep yanımdaki kurşunî elbiseli saçı sakalına karışmış orta boylu zatta. Onu parmakla birbirlerine gösterip mırıldanıyorlar. Hepsinin yüzünde bir hayranlık ifadesi. Başta hiçbir şeye aldırmamış gibi görünen misafir rejisör nihayet daha fazla dayanamıyarak sordu: “Kuzum ben o kadar meşhur bir adam mıyım? Niçin bana böyle bakıyorlar? Yoksa farkına varmadan bir hatâ mı işledim?” Bu, dünya çapında bir şöhret olduğunu dahi doğru dürüst bilmiyen mütevazı adam, 42 sene sonra doğduğu şehre kavuşmanın verdiği heyecan içinde hasretle etrafı süzüyor.. Bir taraftan yarım yamalak Türkçesiyle macerasını anlatıyor: “Babam halı tüccarıymış. 4 yaşına basıncaya kadar üç ağabeyim ve annemle beraber Kadıköydeki küçük evde oturmuşuz. Maceralı hayata bayılan babam o zamanın modasına uyarak, Yeni dünyaya gidip kendine yeni bir hayat kurmak istemiş.” (...) Elia Kazan, kendinden başka herkesi methediyor. Fakat Hollywood mevzuunda bizlerden cahil olduğu taraflar var. Meselâ sarışın bomba Marilyn Monroe'yu hiç tanımıyor. Sadece bir defa uzaktan görmüş. Halbuki bizde öyle mi ya? Bu kadının iç çamaşırlarına kadar nesi var nesi yoksa sinema meraklılarının malûmu.(...)

“Kayıplara karışan veznedar karakola teslim oldu” başlıklı kupür / Hürriyet, 17 Eylül 1966)
Kadıköy Mal Müdürlüğünün veznedarı Faruk Erbudak 34 bin lira nakit para, 20 bin liralık da Tasarruf Bonosu ile ortadan kaybolmuştur. Veznedar, çarşamba sabahı, iki çocuğunu Zeynep Kâmil Hastanesine götürmek mecburiyetinde olduğunu söyleyerek Malmüdüründen izin istemiş, bir daha geriye dönmemiştir. Evvelki gün veznedar Erbudak'ın evine de uğramadığı öğrenilince içinde emekli, dul ve yetimlerin aylıkları bulunan çelik kasanın açılmasına karar verilmiştir. Kasada 358.000 lira para bulunduğu için ilgililer bir hayli telâşlanmışlardır. İlgililer kasa açılıp da paraların çoğunun yerinde durduğunu görünce ferahlamışlardır. Kasadan 324 bin lira para çıkmış, veznedarın sadece 34 bin lira aldığı tespit edilmiştir. (...) Etiler Karakolu’na teslim olan Erbudak, üstünde yapılan aramada 12.300 lira ile kasasının anahtarı bulunmuştur. Kasadan para aldığı iddialarını reddeden veznedar, “Ben kaybettiğim 10 bin lirayı aramakla meşguldüm. Para kaçırıp kaçtığıma hükmedilmiş. Üzerimden çıkan miktar kadar, hattâ daha fazla parayı daima yanımda taşımışımdır.” demiştir.

“Kurbağalı derenin temizlenme işine başlanıyor” başlıklı kupür / 27 Ekim 1962 / Cumhuriyet
Kurbağalıdere’nin temizlenme işi Belediye tarafından Bayındırlık hare Bakanlığına intikal ettirilmiştir. 36 milyon liraya mal olacak bu temizleme işinin İstanbul Belediyesi tarafından yapılmasının mümkün olamaması üzerine Devlet Su İşlerinin bu işi ele alması istenmiştir. Müspet karşılanan bu teklif üzerine belediye, derenin durumunu ve temizleme projesini Bakanlığa bildirmiştir. Kanalizasyon mütehassisi Prof. Kerr'in şehrimizde bulunmasından faydalanılarak derenin temel sondajlarının yapılmasına başlanmıştır. Bayındırlık Bakanlığının ve Devlet Su İşlerinin 1963’te dereyi temizleme işine bizzat başlıyacakları veya Belediyeye gerekli tahsisatı vererek yaptıracaklarının kuvvetle muhtemel olduğu ilgililerce açıklanmaktadır.

“Kadıköy Çarşısının limoncu Mustafası doksanından sonra evlenmeye kalkıştı” başlıklı kupür / 12 Nisan 1972 / Nezih ORBAY(Kadıköy Bürosu)
Kadıköy pazarında 80 yıldan beri limon satarak geçimini temin eden Mustafa Sıkıcı doksanından sonra evlenmeye kalkışmıştır. Sıkıcı baba mesleği olan limonculuktan günde ortalama 30 ila 40 lira arasında para kazandığını belirtmiştir. Esnaf arkadaşlarının “Muho” adını taktıkları asırlık limoncu, “Ne yaparsın evlât, bugüne kadar limon satmaktan evlenmeye fırsat bulamadık, bu yaştan sonra kısmetimi aramaya başladım. Eğer çıkarsa evleneceğim” demiştir.

“Kiliselerden Meryem ana ve İsa tasvirleri çalan rum yakalandı” başlıklı kupür / 16 Şubat 1966 / Hürriyet
Patrikhane ile polisin arasını açan kilise hırsızının, bir Rum Ortodoks olduğu anlaşılmış ve Fener'deki ruhanîler, polisten özür dilemişler ve bunun yanısıra, dört kiliseden Meryem Ana ve İsa tasvirlerini çalıp yok bahasına satan Tanaş Princa'yı lânetlediklerini bildirmişlerdir. Çünkü altı aydan beri polisi sıkıştıran Fener Patrikhanesi ilgilileri, tasvirleri çalanın bir Rum Ortodoksu olabileceğini hatırlarına getirmek istememiş ve polise baskı yaparak, hırsızın bir an evvel yakalanmasını istemişlerdir. Fakat 47 yaşındaki Tanaş Princa, ikinci defa gittiği Kadıköy'deki Aya Eftimia Kilisesinde, karşısında diz çökerek mum dikip istavroz çıkardığı tasviri pardesüsünün altına yerleştirirken, kilise müstahdemi tarafından yakalanarak polise teslim edilmiştir. Sağ gözü takma olan Princa, Hırsızlık Masasında bir taraftan ağlamış, bir taraftan da kendisini mazur göstermek için son zamanda evrak takipçiliği işinin bozulduğunu, hasta annesini bakmak için bu hırsızlıklara başvurduğunu söylemiştir. (...)