İçime çöken taşları boyarken

06 Mart 2026 - 09:00

Gün ışırken plajın kimsesiz kıyısında sakin yürüyorum, kulağımda bir şarkı; 

“geçmiyor zaman, 

 gelmiyor o an,

 senden bana kalan, güzel her şeyi yakan, 

alev sönsün artık”*

Sahilin yaşlı köpeği benle birlikte yürüyor. Hemen bir isim veriyorum ona: “Fufu”. Sokakta, orada burada tanıştığım hayvanlara hemen o anda anlamsız bir isim vermeyi seviyorum. Sarı bir köpek Fufu, ben hızlanınca hızlanıp, yorulup kumlara oturduğumda benle birlikte oturuyor. Başını dizime yaslıyor, birlikte denize bakıyoruz. Bana eşlik etmek istiyor. Hayatta karşıma çıkan, hep daha çok isteyen pek çok insanın tersine o sadece eşlik etmeye çalışıyor. Ben de ondan bir şey istemiyorum. Yanımda durması yetiyor. Dostça yürüyelim yolumuzu, yolda karşılaştıklarımızı gösterelim birbirimize, durup dinlenelim bazen, telaşsız, tasasız, var olalım yeter. 

Yürüyoruz, Fufu biraz ilerde kumsalda bulduğu küçük dalı kaldırıp bana getiriyor. Bir saatlik arkadaşlığımızda ilk kez bir talebi var; oyun. Seviniyorum. Arkadaşlığımızı pekiştirmenin, birbirimizin sınırlarını ölçmenin en eğlenceli hali; oyun. Getirdiği dalı hızlıca fırlatabileceğim en uzak noktaya fırlatıyorum. Yaşlılığını, hafif aksayan ayağını unutup tüm canlılığıyla koşuyor, neşeyle getirdiği dalı tekrar fırlatıyorum. Artık hem yürüyor, hem oynuyoruz. Aramızdaki temkinli mesafeye gerek kalmadığını anlıyoruz. Ne oluyorsa işte o anda, o oyunun coşkusunda oluyor, zihnimde anlık bir hafıza ışığı çakıyor: Küçük sahil kasabasındaki o oteli hatırlıyorum. Sonbaharda sapsarı ağaçların arasından geçip gittiğimiz ‘Dünyanın en güzel oteli’. Kumsaldaki sakin yürüyüşümüz, bize eşlik eden köpekler… Sanki zaman birkaç günlüğüne durmuş, bize alan açmak için bir lütufta bulunmuş, şehirde kaybettiğimiz ruhlarımızı tekrar hatırlayalım diye, sadece var olalım diye bizi şefkatle kucaklayıp bir kıyıya vurmuştu. Hayattan iki gün çalmış gibiydik. Ve daha güzeli bu iki günde bize iki yaşlı köpek dost eşlikçi gönderilmişti. 

Onu hatırlamayalı uzun zaman olmuştu. Hayatı onsuz yaşadığım yılların sayısı artıyordu. Onu hatırladığım anların sayısı azalıyordu. Uzun, yaslı, karanlık günler yerini aydınlığa bırakmıştı. Ama birini kaybetmek demek elinde sonunda kaybetmek demekti işte. Ansızın gelen bir anıyla, beklenmedik bir karşılaşmayla tekrar canlanan acı demekti. Unuttuğum bir sürü ayrıntı ve bende değişenlere rağmen acı katmanlı, katmerli bir varlıktı belli ki. Onu kaybettiğimde benle birlikte her an nefes alan, ete kemiğe bürünen bir acı büyütüyordum yanı başımda. Varlığı varlığıma armağan olmuştu da ne yapsam ayrılamıyordum acımdan. Onun gidişiyle hayat “kaba oyalanmalar”a, tatsızlığa, mesafeye indirgenmişti. Neşem kaçmıştı. İçimde taşlaşan bir varlıktı yas. Renklensin diye sokakta, sahilde, nerde görsem orada bulduğum her taşı rengarenk boyamaya başlamıştım. Evler çiziyordum taşlara. Sokaklar, ağaçlar ve yine evler… Onunla bir türlü içine girip de yaşayamayacağımız yüzlerce ev. Hiç yürüyemeyeceğimiz onlarca sokak… Kendimi arayıp arayıp da bulamadığım, evimi kaybetmiş gibi hissettiğim yas zamanlarından kalma sayısız çizgi, hem yüzümde hem taşların üstünde... 

Kelimeye dökülemeyen ne varsa o evlerin duvarlarındaydı şimdi. Bir sağa bir sola bükülen, dolambaçlı yollarında... Evlerin içinde cümleler vardı. Evlerin içinde gidemeyişler, çıkamayışlar, saklanışlar, kendini tutamayışlar, bir türlü olamayışlar... “Ya evde yoksan” çalan radyolar, karnını betona serip uyuklayan kediler vardı. Sarı ışıklar vardı evlerde, geceyi yumuşatan, gerçekliği kıran... Yataklar, kucağında pışpışlayan, iki kişilik yalnızlıkların umursamaz tanığı, anneye en yakın şey... Kediler sonra yine, hep bekleyen, beklemeyi çok iyi bilen. Kendini tekrar eden hikaye vardı evlerde. Kendini tekrar eden ama artık bunu pek de umursamayan ben vardım. Soğuyan kahve, kuruyan çiçek, bir türlü duvara asılamayan neşeli tablo, sokağın içeri sızmakta ısrar eden uğultusu... Hayat sanki minik bir taşın üstüne boylu boyunca çizilecek sokaklar kadar iki boyutluydu artık. Basit, sıradan, katılaşmış hem, içinde sakladığı sırrı yağmur olup yağdıramayan dışına… Hepsi, hepsi aynı göğe bakıyordu sonunda; gidenler, kalanlar, varamayanlar, duramayanlar... Bana tek hamlede gelmek isteyip de ayağı kayanlar, benden tek hamlede kaçmak isteyip de bana çarpanlar... Gök vardı, yanız değildim, gök ve çizdiğim sokak, ev benimdi!

Önceleri kara bulutlar vardı çizdiğim her evin üstünde. Sağanak yağmurlar… Zamanla yerlerini turuncu ay ışığına bıraktılar. Hava açıldı, yas dağıldı. İçimdeki boyamak arzusu o kadar yoğundu ki ve renkli taşların sayısı o kadar çoğaldı ki onları dağıtmaya başladım. Sevdiğim insanlara, sahilde ben boyarken görüp de isteyen çocuklara, hep gittiğim kafelere, aklıma gelen sokaklara… Derken, benden dağılan bu yaslı nesnelerin başkalarına mutluluk getirdiğine tanık olmaya başladım. Hayat ne acayipti.

Belki de yasın en anlamlı haliydi bu benim için. Kafama düşen, içime çöken taşları boyarken günden güne iyileştim. O gittiğinde kaybettiğim evi tekrar inşa edecek güce geldim. Ev benim içimdi. Kaybımla, kazancımla, düşüşümle kalkışımla bana aitti evimin duygusu. Kaybolan neşem yavaş yavaş bana geri dönerken, içimdeki burukluğun da benden gitmeyeceğini kabul etmiş olmaktı benim büyümem. 

O sahil kasabasının sonbaharındaki bizi kaybettik. Ama ben galiba onunla birlikte giden parçamın yakasını bırakmayı öğrendim. İsmi olmayan sokak köpeklerinin hepsiyle arkadaş olmaya devam ederek, taşlara evler çizerek, hayatla dalga geçerek… Neşelenmeyi tekrar öğrendim. 

Hayat kaldığı yerden devam etmiyordu, en çok bunu öğrendim. Döngüsel biçimde tekrar karşıma çıkan meselelerimle hayat bir sarmal gibiydi ama hep eksilerek sürüyordu. İnsanlar gidiyordu, kediler ölüyordu, evler yıkılıyor, zihnimde canlılığını korumaya çalışan tarih gerçeklikte bozuluyordu. 30lu yaşlarımın son çeyreğine girerken elimde anlamlı olan ne varsa -minik bir taş da olsa- onu tutmayı deniyorum. Tuttuğum şeye iyi bakıyor, onu koruyup kolluyorum. Çünkü hayat elimizde kalan, bazen parçalanan, sonra taşlaşan, günün sonunda hep canlanan bir şeymiş, artık anlıyorum. 

*Nilipek, “Geçmiyor Zaman”, Uydurduğumuz Oyunlarla, 2024.

 

ARŞİV