“Sabah 08:30, evden çıktım. Adeta gök yere iniyor, öyle bir yağmur var. Kendimi ilk bulduğum taksiye attım. Taksici soruları ve konuşmalarıyla bu 10 dakikalık yolu bana zehir etti. Önce uzaktan görünce fark edilecek kadar dikkat çekici olduğumla başladı, İstanbul’da hayatın ne kadar zor olduğuyla, tek başıma kalmamam gerektiğiyle devam etti, eğer yalnız yaşıyorsam kendime çok dikkat etmemi söyledi. Her konuda yardımcı olabileceğini, insanlara bu zamanda güvenmenin ne kadar zor olduğunu anlattı. Tüm bunları benim sadece bir iki kelime ettiğim ve bir an önce inmeyi beklediğim 10 dakika boyunca tekrarladı ve sonunda ‘İstersen çıkışta da seni alırım.’ dedi. Küçük çaplı bir şok ve sinir harbi yaşadım. Kendimi o arabadan nasıl dışarı atacağımı bilemedim. Elim ayağım birbirine karıştı. Çünkü bu orantısız iyilik timsali adam(!) artık benim evimi ve işyerimi biliyor sayılırdı.”
Bu örnek herhangi bir kadının dün sabah yaşadığı “can sıkıcı olay” olabilir. Bunu anlattığım herhangi bir kadın hikâyeyi garipsemez. Biri; “Bana da metrobüste aynısı olmuştu.” der, başkası; “Durakta beklerken benzerini yaşamıştım.” der. Hepimiz için o kadar tanıdık ve normal ki! Tıpkı bu örnek gibi -kadınlar için sıradanlaşan- pek çok örneğe, bir süre önce Ceren Lordoğlu’nun doktora tezinden yola çıkarak yazdığı “İstanbul’da Bekar Kadın Olmak” kitabında rastladım ve beni bu yazıyı yazmaya teşvik eden de bu kitap oldu.
Biz kadınlar olarak mekanı, şehri, sokakları, toplu taşımayı erkeklerle eşit biçimde kullanamıyor, sürekli bir tedirginlikle yaşıyoruz. Hayata ve tabii üretime erkekler kadar katılım sağlıyorsak da şehirdeki varlığımız aynı oranda rahat ve güvende olamıyor. Ve kuşkusuz bu durum bizim ruh sağlığımızda bir endişe kalkanı oluşturuyor. Bu kalkan kendimizi korumaya çalışırken nasıl da kalınlaşıp yükseliyor, sertleşip can acıtıcı oluyor... Diyebilirim ki bu kalkan bizi dik bir yokuşa çeviriyor, tırmanıp da engelleri geçenler belki kalbin yumuşaklığına varıyor ancak pek yorulmuş oluyor.
Kadınlar sadece kadın oldukları için daha “korunaklı” olmak zorunda kalıyor. İstedikleri gibi eğlenemiyor, sokaklarda dolaşamıyor ve açıkça kabul edelim, kadınlar gönüllerince yaşayamıyor. Ve bu yaşayamamak kadınlardan çok hayati bir şeyi; “canlılığı” peyderpey alıyor. Psikanalitik anlamda “canlılık”; kişinin arzulayan, bağ kuran, merak eden, dünya ile ilişkiye girebilen, üretebilen kapasitesini kullanabilmesiyle oluşur. Ve bunun tam tersi donukluk, cansızlık olarak algılanır. Ruh sağlığı bir bütündür. Yaşadığımız yerden, şartlardan, içinde bulunduğumuz toplumdan, cinsiyet rollerinden bağımsız değil. Canlılığı ve cansızlığı üreten de bunların tamamıdır. Öyleyse sürekli tehdit altında hisseden kadından yorgunluk ve temkinlilik dışında bir şey üretmesini beklemek mümkün mü? Nerede bizim üretmeye, yaratıcılığa, yaşatmaya harcamamız gereken içgüdüsel enerjimiz? Erkekliğin yıkıcı gücü kadınlığın varlık alanını ipoteklemiş olabilir mi?
Talep aslında basit ve net: kadınlar yaşadıkları mahallede rahat olmak istiyor. Lordoğlu’nun kitabında Sara Ahmed’in Duyguların Kültürel Politikası’ndan yapılan çok güzel bir alıntı var: “Rahat olmak, kişinin bulunduğu çevrede huzurlu olmasıdır; öyle ki, kişinin bedeninin nerede bittiği ve dünyanın nerede başladığını ayırt etmesi zorlaşır. Kişi uyum sağlar ve bu uyum yüzünden bedenlerin yüzeyleri ortadan kalkar. Yüzeyin gözden kayboluşu öğreticidir: Rahatlık duygusu içinde, bedenler alanlara doğru ve alanlar bedenlere doğru genişler.” (Ahmet, 2014). Burada bahsedilen huzur ve ferahlık haline her şeyden çok ihtiyacımız var. Mahallenin baskılayıcı, tehtidkar bakışı üzerimizde olduğu sürece bu ferahlıktan adım adım uzaklaşıyoruz. Bedenlerimiz genişleyemiyor, aksine kasılıp büzüşüyor, görünmez olmaya çabalıyor. Güvenli bir mesafede kalmaya çalışırken yaşadığımız yerle ilişkilenemiyor, hele bir de yalnızsak toplumun yabanisi oluyoruz. Kitapta da bahsi geçen, kadınların mahallede güvende olabilmek için kadınlığı başka rollerle değiş tokuş etmek zorunda kaldığı gerçekliği gün gibi ortada. Mahalle tarafından kollanmak için “bekar kadın”lıktan “mahallenin annesi”ne dönüşebiliyorlar.
Bazı konuları tarafsız bir konumdan ele almak mümkün değildir. Hatta bazen ısrarla tarafsız kalmaya çalışmak vicdani olarak konuya mesafelenmek, eril bakışın yanlı gözleriyle bakmak anlamına gelir. Kadınların şehirde rahatça yaşayamadığı gerçekliğine ruh sağlığı alanında çalışan bir kadın olarak tarafsız yaklaşamayacağımı, gerçeklikten kopmamanın en kıymetli taraf olduğunu düşünüyorum. Eve gelen tamirciyle yalnız kalmamak için arkadaşını çağıran, ilk kez buluşacağı biriyle gideceği mekanın konumunu arkadaşıyla paylaşan, güvende hissetmek için uçuk kiralara şehrin göbeğinde yaşayan ve şehrin göbeğinde bile kolaylıkla tacize uğrayan, toplu taşımada, iş yerinde, sokakta, evde, her yerde kolaylıkla tacize uğrayan ve bir türlü kendisi gibi davranamayan, rahat olamayan kadına toplumun güven borcu var. Bu borcu kim ödeyecek? Böylesine travmatik bir zeminde nasıl sağlıklı ilişkiler kurulacak? Her gün bir yenisi eklenen ilişkisel tavsiyeler üstünde yaşadığımız çamurlu zeminde havaya üflenen baloncuklardan farklı bir etki yaratmıyor kanımca. Bir taraf güvende değilse ötekiyle de aklı başında bir ilişki kurması mümkün değil.
Şartlar ve yaşantılar kadınlığı defansa, erkekliği de failliğe indirgiyorsa bunun için hep beraber mücadele etmemiz gerekir. Ve yine ancak beraber mücadele ederek yakınlaşabilir, gerçek bağlar kurabiliriz. Çünkü kadınların artık çok iyi bildiği bir şey var; eşitlik yoksa aşk da yok. Şehirde rahatça yürüyebilen kadınlar yoksa, canlılık da yok!