Kişisel Kadıköy Notları: Necati Tosuner

19 Mart 2026 - 09:00

10 Haziran 1993 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde daha önce benzeri olmayan, garip ve şaşırtıcı bir ilan yer alıyordu. “Necati Tosuner bir yayımcı arıyor” yazıyordu ilanın başlığında. TRT Öykü Başarı Ödülü, Türk Dil Kurumu Roman Ödülü, Haldun Taner Öykü Ödülü, Sait Faik Armağanı gibi Türkiye’nin en önemli edebiyat ödüllerinin sahibi olan Necati Tosuner kitaplarını yayımlamakla kalmayacak, yazara değer verecek bir yayınevi bulabilmek için vermişti bu ilanı. 

Bu ilan için bazıları “Ne olursa olsun bir yazar kendini bu duruma düşürmemeli,” dedi ve Tosuner’i ayıpladı. 

Hulki Aktunç’un ise bu ilanı “Edebiyatımızın utanç belgesi” olarak nitelendirdi ve bir yazarın ilanla yayıncı aramak zorunda kalmasının utancının yazara değil, topluma ve yayıncılara ait olduğunu söyledi. 

Necati Tosuner sadece yayıncı aramıyor, sektörü de eleştiriyordu bu ilanla… Yayıncılık dünyasının döndüğü semtlerde yaşamayan, meşhur yemeklere davet almayan, dünyayı kendi köşesinden izleyen Tosuner Türkiye’de yazar olmanın acısını çok çekmişti.  Sektörün yüksek sermayeli yayınevlerinden birinin sekreteri onu tanımadığı için saatlerce genel yayın yönetmeni ile görüştürülmemiş, yayınevi sahipleri telefonlarını açmamış, hak ettiği telifleri alamamış, kısacı Türkiye’de yazar olmanın ne olduğunu birinci elden yaşayıp kendinden sonra gelecek yazarlara tecrübelerini bu ilanla aktarıyordu. 

Tabii ben bu ilanla tanımadım onu. İlk gençlik yıllarımda karşılaşmıştım Necati Tosuner’in Sancı.. Sancı… kitabıyla. Pär Lagerkvist’in Cüce romanını okumuş olmanın etkisini üzerimden atamadan Elias Canetti’nin Körleşme’sini elime almıştım. İki romanın da ortak yanı cüceler ve kamburlardı. Lagervist’in anlatıcısı kendini herkesten üstün gören bir cüceyken Körleşme’de Fischerle adında satranç oynayan ve herkesi manipüle edip dolandıran bir kambur vardı. İki romanı arka arka bitirdikten sonra bir arkadaşım uzattı Necati Tosuner’in kitabını. Ve daha ilk bölümde hayran kalmıştım romana. O günden bugüne kadar kaç kişiye önerdim, hatta yaptığım çalışmalarda özellikle okunması gereken romanların başına koydum. Bir insanın kendiyle hesaplaşmasının en başarılı örneklerinden biriydi. 

Kültür sanat muhabirliği yapmaya başladığım dönemlerde bir söyleşi vesilesiyle Kadıköy’deki evine gitmiştim. Daha tanışıklığımız pekişmeden ses kayıt cihazını kapatıp uzun uzun sohbet ettik arkasından da kısa zamanda arkadaş olduk. Televizyonda çalıştığım dönemlerde sık sık evine gider, söyleşi yapar ve program bitince uzun uzun konuşurduk.  

Sancı.. Sancı… üzerine konuşurken “Altmış yaşında kambur olmak zor değil, asıl zor olan yirmi yaşında kambur olmak” demişti… Bazı sözler akan bir sohbetin arasında etkisini göstermez ama günler sonra gelir takılır aklınıza ve bir daha da çıkmaz oradan. Necati abinin bu cümlesi aslında bütün hayatının özeti gibiydi tıpkı kitapları ve yazdıkları gibi… 

 

Susmak Nasıl da Yoruyor İnsanı!, Korkağın Türküsü de öyle… Bunlar söylenemeyen sözlerin yaşanamayan hayatların kitapları oldu benim için. İçlerinde hep Necati abi vardı. Susan, korkan, başkaldırısını bile kendine has yaşayan, hayatı kabullenmiş bir bilge…

Necati abi ölene kadar Kadıköy’den baktı hayata, tek başına Kadıköy’ü yazmadı ama Kadıköy yazdıklarının zemininde hep yer aldı. Sadece bir mekan değil, karakterlerin yalnızlığını, melankolisini ve geçmişe olan özlemini besleyen bir atmosferdi. Bahariye Caddesi’nin vitrinleri, Moda Sahili, çay bahçeleri, vapurlar, bunlar Necati Tosuner karakterlerinin yalnızlıklarıydı. Toplumdan kaçışları, görünmez olmayı başardıkları yerlerdi. 

Necati abi Kadıköy tipi bir yalnızlık yarattı. İstanbul’un karmaşası içinde bir kasabanın sıcaklığını taşıyan bir yalnızlık. Ama asla arabesk değil, içine karışılmayan kalabalığı uzaktan uzağa izlemek ve sarsıcı bir melankoli ile hayata tutunmak…

Necati abiyi 23 Şubat’ta kaybettik. Çoklu organ yetmezliği demiş doktorlar. 19 yaşında başladığı yazma serüvenini son ana kadar devam ettirdi. Yeni bir yayıneviyle anlaşmış, yazdıklarını yine bize ulaştıracaktı ama ömrü vefa etmedi. 

Çocukken geçirdiği bir kazanın kamburunu yıllarca sırtında taşıdı, çok yaşamayacağını söylediler ama o yaşadı, ama bunu bile içinden geldiği gibi yapmadı, her zaman hayatta olmanın mahcubiyetini taşıyordu sanki. 

ARŞİV