Kişisel Kadıköy notları: Seha Okuş ve MSM

20 Şubat 2026 - 09:23

Birçoğumuzun pandemi kelimesinin anlamını henüz bilmediği dönemlerde, eylül ayının sonlarına doğru, Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nin eski ve yeni hocaları arasında bir telefon trafiği başlardı. Herkes okul idaresi tarafından tek tek aranır, buluşmanın günü ve saati fısıldanırdı. O telefon sesi, aslında sonbaharın ve dökülen yaprakların değil, yeniden yeşerecek olan eğitim döneminin müjdecisiydi. Ders programları açıklanacak ve sınav için son hazırlıklar yapılacaktı. 

Belirlenen gün ve saatte okulun kantininde kurulan o devasa masanın etrafında asistanlar, hocalar ve bazı mezun arkadaşlar buluşurdu. Belirli bir oturma düzeni olmasa bile, görünmez bir hiyerarşi değil, sarsılmaz bir saygı halesi sarmalardı masayı. Genç hocalar, çiçeği burnunda asistanlar ve eski mezunlar, rahat konuşmak, hasret gidermek ve kimseyi rahatsız etmemek için sofranın en kuytu köşelerine ilişiverirlerdi. Yıllarını MSM’ye vakfetmiş, Kadıköy’ün o tarihi dokusuna kendi ruhlarını üflemiş hocalarımız ise masanın başında olurlardı. Hepsi birer abide gibi dururlardı orada. 

Müjdat Gezen’in bir iki sandalye yanında zarafeti, nezaketi ve vakur güzelliğiyle Seha Okuş otururdu. Seha Okuş, Müjdat Gezen’in halasıydı; ancak bu akrabalık bağı, okulun kapısından içeri girildiği an yerini sanatsal bir rehberliğe bırakırdı. Müjdat Hoca ondan her daim “Halaların Sultanı” diye bahsederdi. Seha Hoca, MSM’nin Türk Halk Müziği Bölüm Başkanı olmanın ötesindeydi. 

Müjdat Gezen’in şakalarla bezeli ama bir o kadar da nasihat dolu açılış konuşmasıyla başlayan yemekte önce özlemler giderilir, herkes yaptığını anlatır ve sofra demini almaya başladığında kulaklar çoktan bir sonraki perdeye odaklanırdı. Müzik bölümündeki arkadaşlar sahneye çıktığında terennüm başlar, çatal bıçak sesleri yerini melodik bir sessizliğe bırakırdı. Birkaç şarkıdan sonra mikrofon kaçınılmaz olarak ve büyük bir iştiyakla Seha Hoca’ya uzatılırdı.

Seha Hoca, o bildiğimiz mahcubiyetiyle önce itiraz eder, hafifçe gülümser ama kimseyi kırmayacağını bildiğimiz o an gelip çattığında, ilkbahar sabahlarının buğusunu taşıyan sesiyle “Hasretinle Yandı Gönlüm”ü söylemeye başlardı. O an, Ziverbey’de zaman dururdu. Seha Hoca’nın sesinde kırılgan bir vakar, ipek gibi bir dokunuş vardı. Onu dinlerken kimse konuşmaz, konuşamazdı; sanki bir kelime etsek o büyülü atmosfer kristal bir vazo gibi tuzla buz olacaktı. Hatta o şarkı söylerken, köşkün bahçesindeki çiçekler büyümeyi bırakır, kuşlar yavrularına götürdükleri yemi gagalarında tutup rüzgârı dinlerlerdi.

O masanın etrafındaki öğrenciler için bu, sadece bir yemek değil, bir usta-çırak devir teslimiydi. Onu sahnede değil, bir yemeğin samimiyetinde, bir nefes uzağındayken dinlemek, bir konservatuvar öğrencisinin görebileceği en güzel rüyaydı.

Ancak zaman, o masadan bazı sandalyeleri usulca çekti. Pandemi sonrası okulun kapıları yeniden açıldı, asistanlar hoca oldu, öğrenciler mezuniyet kuşanıp hayata atıldı; lakin o eski iştahlı sofralar bir daha eskisi gibi kurulamaz oldu. Sofralar devam ederken bazı hocalarımız, sanki başka bir sahnede randevuları varmışçasına yemekten erken kalktılar. Tuncer Cücenoğlu kalemi masada bırakıp kansere, Atilla Sarıkayalı ise kalbine yenik düştü… 25 Ocak’ta Seha Hoca da onları takip etti. Okulun kapısından son kez çıktı ve geride sadece içimize işleyen türkülerini ve gözü yaşlı ama gururlu öğrencilerini bıraktı.

Geriye dönüp baktığımda, 1998 yılının o güneşli ekim gününü dün gibi hatırlıyorum. Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nin kapısında, elleri titreyen onlarca yaşıtımla bekliyorduk. Kimse kimseyi tanımıyordu ama hepimizin midesinde aynı kramplar, zihninde aynı heyecan dönüp duruyordu. Birazdan o kapıdan içeri girecektik ve bazılarımızın hayatı bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı.

Birkaç gün sonra yine oradaydık; bu sefer misafir değil, “köşkün yerlisi” olarak. Çocukluğumun ve ilk gençliğimin o tarihi binanın bahçesinde geçeceğini o zaman anlamıştım. Teneffüslerde kendi icat ettiğimiz oyunları oynarken sınıflarda geleceğimiz inşa edilirdi. Rehberlerimiz hocalarımızdı. Bizi büyüten, yetiştiren, hayata hazırlayandı. Onlar bizi hayata hazırlarken hayata sessizce veda ettiler. Savaş Dinçel, Engin İnal, Tuncer Cücenoğlu, Erol Keskin, Melisa Gürpınar ve daha birçokları… Yanlarına Seha Hoca’yı da çağırdılar şimdi. Belli ki hasretinden gönülleri yanmıştı. Seha Hoca artık eski arkadaşları için şarkı söyleyecek, ama biliyoruz ki köşkümüzün bahçesinde rüzgâr estiği sürece şarkıları yankılanmaya devam edecek.

ARŞİV