Mühürdar’da bir Alman Hoca, bir Nobel adayı

20 Şubat 2026 - 09:00

Pandemi günlerinde, 1930’larda hazırlanmış Pervititch haritalarına bakarak Mühürdar Caddesi’nde yaşamış Almanya’dan Türkiye’ye gelen üniversite hocalarının evlerini işaretledik. Sokağa çıkma yasağının olmadığı soğuk bir günde, o işaretlerin şimdiki karşılıklarını görmek için yürüdük. Seza Apartmanı’nda hukukçu Ernst E. Hirsch, Nazlı Hanım Apartmanı’nda maliye ve iktisat profesörü Fritz Neumark, Yaver Bey Apartmanı’nda sosyoloji ve iktisat profesörü Alexander Rüstow, Deniz Palas’ta iktisat profesörü Wilhelm Röpke yaşamıştı. Nazi Almanyası’nda akademinin yaşanamaz hâle geldiği tarihsel kırılmayı ve zor koşullarda İstanbul’a gelişlerinin izlerini harita kopyası üzerinde topladık. Birkaç ay sonra Röpke’ye dair beklenmedik bir bilgi çıktı karşıma: 1965 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilmişti.

İktisatçı kimliğiyle tanınan bir ismin edebiyat adaylığı bende hem merak hem de küçük bir afallama yarattı. Bugünkü Nobel algımız, edebiyat alanını çoğunlukla roman, öykü ve şiirle sınırlamıştı. Oysa 1950’li yıllarda Bertrand Russell felsefi denemeleriyle, Winston Churchill ise tarih anlatıları ve hitabet gücüyle ödülü almışlardı. Tarihsel düşünce, kültür eleştirisi ve olguların kavramsal anlatısı o dönemde edebiyat alanının kapsamı içindeydi. Bu yüzden Röpke’nin adaylığı, yanlış bir kategoriye yerleştirilmiş sayılmazdı. Aday gösterildikten bir yıl sonra hayatını kaybettiğini ve ilk İktisat Nobel’inin ancak 1969’da verildiğini öğrenince, Türkçeye çevrilmiş bir kitabını bulmak kaçınılmaz oldu.

Röpke’nin 1942’de kaleme aldığı ve 1967’de Orhan Tahsin Günden tarafından Türkçeye çevrilen Çağımızın Buhranı (Die Gesellschaftskrisis der Gegenwart)’nın giriş bölümünü okuduğumda, iktisat metninden ziyade içinde bulunduğu çağı adlandıran bir denemeyle karşılaştım. İlk paragrafta XVI. Louis’nin “On yıldır bunu gördüğüm hâlde neden inanmadım?” diye kendini suçlayan cümlesi, Röpke’nin asıl derdini açığa çıkarıyordu. Felaketi sezeriz ama inanmak istemeyiz, inanmak istemediğimiz için onu geciktirdiğimizi sanırız. 

Kitapta sık sık beliren edebî kıvılcımların bazılarını anmak yerinde olur. Örneğin Ernest Renan’dan aldığı boş bir vazonun kokusu benzetmesinde kastettiği şey, modern insana ait değerlerin dayandığı ahlaki zeminin artık mevcut olmadığıdır. İnsan, bir süre daha eski alışkanlıkların, nezaketin ve ahlaki tortuların - yani vazoda kalan çiçek kokusunun - içinde yaşamayı sürdürür. Oysa koku uçucudur. Röpke tam olarak burada şunu sorar: Vazonun kokusu da uçup gittiğinde, o boşluğu neyle dolduracağız?

Röpke’nin dili bir kültür eleştirmeninin dilidir. Üslup duygusunun kaybından söz eder. Dil saygısının aşındığını, yazı yazma sanatının bir dağılma yaşadığını, düşünceleri diri biçimde ifade etmenin zorlaştığını anlatır. En çarpıcı imgelerinden biri, her şeye sinmiş az bayıltıcı, ağır bir lavanta kokusudur. Süs vardır, görüntü vardır, koku vardır, sahicilik eksilmiştir. Ardından Nietzsche’nin nihilizmin güney rüzgârı dediği o tekinsiz sıcak nefes metnin içinde dolaşır.

Yaklaşık 2800 yıl önce yaşamış ozan Homeros’un dünyasıyla günümüz dünyası arasında, yemek, barınmak ve korunmak gibi temel ihtiyaçların değişmediğini hatırlatır. Röpke başka bir alıntıyla vicdan pusulasını kurar. Vicdanı olmayan bilgi, ruhun yıkımından başka bir şey değildir. Söz 16. yüzyıl Fransız yazarı Rabelais’e aittir. Ayrım çarpıcıdır. Bilgi vicdansızlaştığında, hasar yalnızca bireye değil, bütün uygarlığa yayılır. Anlattığı karanlık teşhislerin içinden bir umut cümlesi de çıkarır. Dünya sahnesindeki gürültüden uzakta, sessiz, gösterişsiz, henüz adını tam koyamadığımız bir zihinsel ve ahlaki toparlanmanın filizlendiğini söyler.

Bugün Kadıköy’ün sokaklarında çınar ve at kestanesi ağaçlarının yanı başında gezinirken aradığımız şey, şamatanın dışında usul usul ilerleyen yeni filizleri fark etmek olacak. Moda’nın hafızasını yakalarken mekânın zihinde bıraktığı yankıları da hatırlamak gerekir. 1930’larda Mühürdar hattının belirleyeni yalnızca manzaranın güzelliği değil, yaşamın akışıydı. Levanten, Rum ve Yahudi nüfusun varlığı, çok dilli ilişkiler ve komşuluk, tramvayın hareketi, Balıkpazarı, Baylan Pastanesi… Şehir, karşıya geçmenin olağanlığı içinde kuruluyor, vapurlar Kadıköy-Köprü iskeleleri arasında gündelik hayatın ritmi olarak akıyordu. Bu hikâyenin Türkiye sayfası bilinçli bir tercihle açılmıştı. 1933 Üniversite Reformu sırasında, Mustafa Kemal Atatürk’ün davetiyle Röpke ve diğer hocalar İstanbul’a geldiler. Darülfünun’un kapatılıp İstanbul Üniversitesi’nin kurulduğu yıllarda, İstanbul onlar için hem çalışma hem düşünme imkânı sunan bir şehir oldu.

1933-1937 yılları arasında yaşadığı Mühürdar’daki evinden ve seksen yıl önce yazdığı kitabın satırlarından Röpke’yi zamanımıza doğru çekerken, onun “çığ altındaki insanlar” diye andığı kişilerin dijital çağdaki suretleri olduğumuz düşüncesi aklıma takıldı. “Çözülme” diye işaret ettiği şey, sosyal bağlarımızda, şehirleşme biçimimizde ve kaybettiğimiz insani ölçekte sürüp gitmekteydi.

Röpke’yi okumak, dev binaların, tek tipleşmiş düşüncelerin ve ölçüsüz bir hızın içinde kaybolan insan sesini yeniden aramaktır. Renan’ın boş vazosu hâlâ masanın üzerindedir. Koku tamamen uçtu mu, yoksa yeni bir koku mu oluşuyor. Asıl trajik olan, Röpke’nin bir felaket senaryosu olarak işaret ettiği dev apartman sığınaklarının günümüzde lüks ve güvenli siteler olarak pazarlanmasıdır. Onun kaçtığı kitleleşme, son yıllarda yaşamın en pahalı standartlarından biri hâline gelmiştir. İşaret ettiği, yavaş ilerleyen ve yeni bir yön bulma çabasını sürdüren öncü kolda Pervititch haritasına bakıp iz süren, onu bulanlar olarak dururuz. 1930’ların İstanbul’unda bir düşünürün tuttuğu ayna, içinde yaşadığımız dünyayı görmek için hâlâ en berrak yerlerden biridir.

 

ARŞİV