Nezaketi kurtarmak
“-Varoluşa inanıyor musunuz?
-Nezakete inanıyorum.”
Serseri Aşıklar, Godard, 1960)
İnsan varoluşunun önemli bir parçası olan nezaketin hayatı güzelleştirmedeki rolünü görmezden gelemeyiz. Nezaket bir huy ya da karakter meselesi değil, öğrenilen, öğrenilmesi gereken bir davranışlar bütünü. Tüm insanlar, diye hatırlatır bize Lacan, vaktinden erken doğarlar. Tam bir motor denetim sağlamaları ve başarıyla istemli hareketlerde bulunma yeteneğine erişmeleri uzun zaman alır (Bowie, 2020). Dolayısıyla nezaket edinmeleri de zaman ve çaba gerektirir. Bununla birlikte, nezaketli tutum geliştirmek yalnızca kişisel değil sistemsel olarak ele alınması gereken bir konudur.
Renata Salecl “Kabalık Çağı” kitabında şöyle yazmış; Öyleyse nezaket terbiyeden, özünde iyilikten ibaret değildir. İnsanın kendine biraz olsun hakim olmasını, başkasını yaralama isteğine sınır çekmesini gerektirir. Sözlerin ve davranışların tesirsiz olmadığını, söylediklerimiz ile yaptıklarımızın başkalarının canını yakabileceğini kabullenmek manasına gelir. Bu anlamda nezaket zayıflık değil, insanın başkalarının da tıpkı kendisi gibi kırılgan, yaralanabilir olduğunu anlayacak ruhsal duruma erişmesi demektir (Salecl, 2026).
İçinde yaşadığımız dürtüsel çağda kendini tutabilmenin bir erdem sayılması gerektiğine inananlardanım. Bir şeyi söylemeden önce ötekinde ne uyandıracağını hesaba katabilmek ya da ötekiyle ilişkilenirken kendini olduğu gibi onu da kollayabilmek oldukça kıymetli. Sistemsel olarak sürekli kendimize odaklanmak gerektiğinin en hayati kural olarak dayatıldığı bu zamanda ötekini gerçekten “görmek” bile bir lütuf haline geldi. Halbuki insan dediğimiz canlı ilişkiseldir, öteki olmadan var olamaz, varlığı anlam bulamaz. Yalnızca kendiyle dolup taştığında ötekini kavrayamaz, kurduğu ilişki yüzeysel ve tatsızsa, ilişkide ötekini göremiyorsa izole olmaktan kaçamaz. Gittikçe popülerleşen “yalnızlık salgını” da bu yavanlıklarla büyüyüp gelişir.
Nezaket bugün kurtarılması gereken bir kavram. Çünkü sistemsel biçimde kaybediyoruz. Neoliberal sistemde kabalığın türlü hali yukarıda bahsi geçen kitapta çokça örnekle anlatılmış; kapitalist düzenin yaydığı acımasızlık, emek sömürüsü, mecburen mutlu hissetme ve mükemmel olma baskısı, tükenmişlik ve siyasete karşı gelişen apati, bunların tamamı kabalığı üretip yaygınlaştırıyor. Sistemsel olarak kabalaşıyor, kabalaştırılıyoruz. Üzerimizdeki ideal olma baskısı arttıkça anksiyetemiz artıp tahammülümüz azalıyor.
Bireysel ilişkilerde kaba davranış yaralayıcı ve uzaklaştırıcı. Kabalık yayılan bir şey. Sosyal medyada çok kolay yayılabiliyor örneğin. Linç kültürü bir kabalık ürünü. Normal şartlarda yüz yüze söyleyemeyeceğiniz şeyleri sosyal medyada kolaylıkla tanımadığınız insanlara söyleyebiliyorsunuz. Hiç tanımadığınız bir kadına bedeni üzerinden sınırlarda gezinen iltifatlar edebiliyorsunuz. Onunla bir yerde o gün tanışmış olsanız söyleyemeyeceğiniz cümleleri cüretkarca kurabiliyorsunuz. Ve bunun yeni normal olduğuna, çok yaygın olduğuna inanıyorsunuz. Doğru, iletişim biçimleri değişti ancak bu değişim maalesef olumlu bir yönde olmadı. Kabalaşan, hıza kapılan, tüketmeye dönük bir biçimi var artık iletişimin. Bu biçimi kanıksamamız bekleniyor. Ancak bu biçim, iletişimi imkansız kılıyor. Çünkü hala bazılarımız kabaca yaklaşan biriyle ilişki kurmak istemiyor.
Nezaketi kimden beklemeliyiz? Ya da toplumun bize dayattığı birtakım kurallar gerçekten nezaketle mi ilgili? Burası da düşünmeye değer kanımca. Örneğin 15 saat inşaatta çalışmış biri metrobüse binmek için sabırsızlanıp arkamızdan bizi ittirdiğinde buna nezaketsizlik diyebilir miyiz? Yoksa bu hayatta kalmaya çalışan birinin normal davranışı mıdır? Eğer bir kişi yalnızca hayatta kalmaya çalıştığı bir hayatın içinde “yaşayamadan” debeleniyorsa ve sistem onu her gün çarklarında eritip tükürüyorsa, emeği sömürülüyor, zamanı çalınıyor, yoksullukta boğuluyor ve ‘insanca’ olan her imkandan mahrum bırakılıyorsa ondan nezaket beklememiz gerçekçi midir? Varoluşu en baştan yok sayılanlardan mı yoksa varlığıyla işgal edenlerden mi beklemeliyiz biz bu nezaketi?
Bir diğer konu, nezaketli davranış geliştirmeye çalışan kişinin karşılaşacağı engeller ve direnç. Tıpkı kişinin kendine yönelik farkındalık geliştirmesi kıymetli ancak zor ve sancılı ise ötekine nezaketli davranış geliştirmesi de kolaylıkla kaba davranmak varken zor ve kıymetli olanı seçmesi demek. İnsanın gösterdiği tüm değişimlere toplumsal çevre ve yakınlar çoğunlukla dirençle karşılık verir. Çünkü iyi ya da kötü fark etmez, bilindik olandan uzaklaşmak kaygı uyandırır. Her zaman davrandığınız gibi davranmamanız çevrenizi rahatsız edebilir. Sizin kendiniz için ya da başkaları için daha iyi yönde davranışlar geliştirmeniz ve duyarlı hareketiniz destek bulmayabilir. Ezmek, yıkıp geçmek üzerine kurulan insani ilişkilerin yoğun olduğu bu zamanda ötekini de kollayabilmek zordur. Çünkü genel geçer toplumsal söylem ve davranış birbiriyle çelişir; iyi olmayı öğütlerken iyiyi korumak yerine yok etmeye dönük bir politika sergilenir. Bu çelişkinin içinde iyi kalabilmek bile direnmeyi gerektirir.
Varoluşa inanmak için insanın bir de ötekinin varoluşuna inanması gerekiyor. Ötekinin varlığına inanması içinse nezakete inanması. Öteki benim için yoksa, varoluş benim varlığımdan ibaretse dünyam gerçek değil fantazmdır. Kendimi yaşadığıma ikna edebilirim ve kurduğum dünya sistemi de bana güzelce hizmet eder. Ancak günün birinde ötekiyle karşılaştığımda bu karşılaşma dünyamı yıkabilir de. Çünkü unutmamak gerek, yok sayılan her şey -doğa da insan da- varlığını hatırlatacak bir hamle yapmadan aramızdan ayrılmaz. Taşlarla doldurulan denizin deprem yardımıyla kıyılarını geri alması gibi, bu çoğunlukla şiddetli ve sarsıcı olur.
Bowie, M. (2020). Lacan (V. Şener, Çev.). Alfa Yayınları.
Godard, J. L. (Director). (1960). À bout de souffle [Film]. Les Films Impéria.
Renata Salecl (2026). Kabalık Çağı (B. Kale, Çev.). Metis Yayınları.
Taylan 9 yaşındaydı, çok umutsuz, depresif olduğum zamanlardan birinde bana çocukluk oyuncağımı hediye edip şöyle bir not yazmıştı: “Canın daraldığında kullanman için.” Hayatımda aldığım en güzel hediye o küçük oyuncak oldu. Bana hayatla baş etmenin biraz da onunla oynayabilmekten geçtiğini hatırlattı galiba. Şimdi ne zaman bir “darlığa” düşsem Tay ...
-Rüyamda seni gördüm. Kocaman bir heykelin başıydın, kırılmıştın. Her yer senin kırıntılarınla doluydu. Küçük küçük heykel başları, ayağımı bastığım her yerde… Üstünde yürüdüm kırıntılarının. Bir enkazın üstünde yürümek gibiydi. Yürüdükçe geçmişin sesine benzeyen tıkırtılar geliyordu, karda yürümeye de benziyordu, bastığım yere gömülüyordum. Yokuş ...
“Odalarda kapanıp oturdunuz İçinize evin serin sessizliği doldu. Koruyucu duvarlara borçlusunuz Çevrenizde dalgalanan dostluğu.” (Necatigil, 2017). Ev bir yuva ihtimali hep… Ama öyle bir yer ki yuva olmaya ramak kala betona dönüşebilir. Dört duvardan bir anda yuvaya dönüşebilir. Ev sabit bir şeyden çok sanki dönüşen, canlı bir organi ...
Gün ışırken plajın kimsesiz kıyısında sakin yürüyorum, kulağımda bir şarkı; “geçmiyor zaman, gelmiyor o an, senden bana kalan, güzel her şeyi yakan, alev sönsün artık”* Sahilin yaşlı köpeği benle birlikte yürüyor. Hemen bir isim veriyorum ona: “Fufu”. Sokakta, orada burada tanıştığım hayvanlara hemen o anda anlamsız bir isim ver ...
Her şey iyi bir öğrenci olmanla başladı. Ödevlerini aksatmayan iyi bir öğrenci, ailesinin sözünden çıkmayan iyi çocuk, işini doğru yapmaya çalışan beyaz yakalı, kafasını kitaptan kaldırmayan iyi okur, sevgisini esirgemeyen iyi partner, her ihtiyaç duyulduğunda orada olan iyi arkadaş... Çizgiyi hiç aşmadın. Her şeyin en doğrusu, düzgünü. Hep aklı ba ...
“Sabah 08:30, evden çıktım. Adeta gök yere iniyor, öyle bir yağmur var. Kendimi ilk bulduğum taksiye attım. Taksici soruları ve konuşmalarıyla bu 10 dakikalık yolu bana zehir etti. Önce uzaktan görünce fark edilecek kadar dikkat çekici olduğumla başladı, İstanbul’da hayatın ne kadar zor olduğuyla, tek başıma kalmamam gerektiğiyle devam etti, eğer y ...