Köprünün karşı tarafındaki dev binaları sevmedi. Yükseklik şehrin tepelerinde olmalıydı, kuşların gözünde, çınarın yaprağında. Yönünü hemen derenin öte yanına çevirdi. Su, tam köprüye varınca kayboluyordu, yerin altına gönderilmişti. İki yanı duvarlı ve tel örgülü Kurbağalıdere buradaydı.
Soldaki sokağa girdi: Ahmet Rasim Sokağı. Buradaki evler ona yakın geldi. Üç dört katlıydılar. Ahşap eli böğründe olanlar, iki bilemedin üç tane kalmıştı. Rüzgâr biraz sert esse içlerine çökecek gibiydiler. İki yana açılan cumbalarına baktı. Bir taraf dünyaya bakıyor, öteki taraf saklanıyordu. Alt katta perdeler vardı. Tencere kaynıyor, ocak tütüyordu. Üst kat camlarına tozlu bir küskünlük yapışmıştı.
Yolun sonuna doğru duvar resmini gördü. Bir kule, ağaçlar, evler, minare yanında Gostivarlılar Derneği yazıyordu. Gostivar'dan gelenler şehirlerini duvara çizmiş, özlemi Ahmet Rasim’in İstanbul’una sığdırmıştı. Andelîb Esat Sokağı'na döndü. Andelîb bülbül demekti. Nabizade'yle aynı kuşaktan, kendine bunu seçen şairin köşkü müzikten inliyordu, camın arkasında birkaç gölge. Geçti. Adımları onu Nabizade Nâzım’a ulaştıracaktı.
Mavi beyaza boyanmış ahşap kapıyı açtı. İçerisi loştu. Karşı kapıdan gelen ışığın önünden tabak taşıyan biri geçti. Aşağıdan tepsi tencere sesleri yükseliyordu. Bahçede masalar birleşmiş, beyaz örtüler serilmişti. Dereye doğru hortum tutan çizmeli adam gülümsedi. “Laz böreği birazdan çıkar” dedi. “Tatlı olduğunu biliyorsun değil mi, Laz değil, Hemşinli aşçı yapıyor.”
Üst katta yazdığını düşündü onun. Kuşdili deresine bakan cumbanın önünde. Kim bilir masasının üstünde hâlâ Servet-i Fünûn duruyordu ya da Tercüman-ı Hakikat’in sararmış sayfaları açıktı. Yadigârlarım’ı genç yaşında yayımlatmıştı. Sonra Suriye’ye gitmiş, dönmüş, hep yazmıştı. Otuz bir yaşında ölen yazarın odasında dolaşıyor gibiydi.
O öldükten sonra yayımlandım, Zehra oldum, yaşamaya başladım.
Suphi ilk kez gül fidanının yanında görmüştü beni. Babamın muhasebe işlerine bakmak için gelmişti. Selamlıktan çıkıp avluya geçtiği sırada başını kaldırdı. Ben de ona baktım. Babam bunu fark etmiş olmalıydı. Huysuz olduğumu söyledi. O ise huysuz olsun demişti.
Evliliğin ilk zamanlarında her akşam yemekten sonra evden birlikte çıkar, karanlık bassa bile yüzüme düşen ışıkla yürürdük. Yataktan kalktığımda baktığım aynada dahi onu görürdüm. Arada beni kaybetme vehmi taşıdığını söyleyen oydu. Sonra onun akşam çıkmaları başladı. At sesleri avludan geçiyor, kapılar kapanıyor, geceler uzuyordu.
Biz kadınlar sofalarda, merdiven başlarında, pencere önlerinde kalıyorduk. O ata binerken içim de peşinden gidiyordu. Geceleri pencere önünde beklerdim. Kar yağardı. Yağmur yağardı. Merdivenden gelen her sesi onun sanırdım. Döndüğünde beni öperdi. O vakit bütün kırgınlığım eriyip gidiyor, bütün saadetim tek bir buseye sığıyordu.
Bir gece evdeydi. Yanımdaydı, içimdeki vehim sükût bulmuyordu. İnsan kendi muhayyilesinden ürküyormuş. Evvela nokta nokta beliriyor, sonra büyüyüp bütün odayı dolduruyormuş. İki hafta sonra Sırrıcemal eve geldi. Felaketlerin ilkin hayali geliyormuş.
Yeni cariyeler eve gelirdi. Böyleydi. Erkeklerin onlara meyletmesi kimseyi şaşırtmazdı. Kayınvalidem onu ilk gördüğü anda beğenmişti. Benim ne düşündüğümü sordu. O vakit içimdeki acayip teessür öyle yükseldi ki dudaklarıma gelen sözleri söyleyemedim. Korkularımı telaffuz edince hakikat kesileceğinden ürküyordum.
Sessiz yürürdü. Evvela ona acıdım. Sonra Suphi’nin nazarını gördüm. Ev yine aynı evdi. Odalar yerli yerindeydi. Lakin içindeki hava değişmeye başlamıştı. Ben artık her köşede yerimi kaybediyordum.
Suphi benim hırçınlığım sırasında çoğu vakit sükût ederdi. Yalnızca geçmesini bekliyordu. Çok geçmeden nazarı yüzümün üstünden kayıp başka yerlere gitmeye başladı. Evin içinde başka bir ışığın peşinden yürür gibiydi. Sesim değişiyordu. Halayıkları çağırıyor, sebepsiz yere çıkışıyor, sonra kendi sesimin sertliğinden ürküyordum.
Gün geldi, mesele sevda olmaktan çıktı. Evin içinde yerimi muhafaza etmeye çalışıyordum. Onu kaybetmekten ziyade gözlerinin önünde küçülmek canımı yakıyordu. Gölgede kalan kadın hâline gelmiştim. İçimdeki korku başka şekle büründü, kaçınılmaz mücadelenin içine düşmüştük. Sonra ağzıma yakışmayan şu laf düştü satıra: Ya devlet başa ya kuzgun leşe.
O saatten sonra geri çekilmeyi bıraktım, onu yeniden bana döndürecektim. Yaptığım plan başka kadını soktu Suphi’nin hayatına. Adımı taşıyan kitapta bile sonrası onun hikâyesi, ben kendi romanımdan kenara çekildim.
O zamanlar kıskançlığın yaradılıştan geldiğini söylüyorlardı. Babam bile böyle düşünüyordu. Şimdi sokaktan geçen kadınlara baktım. İnsan merak ediyor: Bu hissiyat yaradılıştan mı geliyordu yoksa korkudan mı büyüyordu?
Zehra sustu.
Aradan yüz otuz yıl geçmişti. Merdivenlerden inerken mutfaktan tereyağı kokusu yükseliyordu. Bahçede masalar dolmuştu. Dereye doğru çıkan çizmeli adam hortumu toplamıştı. Bahçe duvarındaki bez, rüzgârla hafifçe kıpırdadı: Pazarlılar Derneği Anneler Gününüzü Kutlar. Nabizade Konağı yeni apartmanların arasında kalmıştı. Ahşap cumbası hâlâ yukarı bakıyordu.
Sokak boyunca boşaltılmış dükkânlar vardı. İçlerinden eşyalar taşınıyordu. Büyük harflerle Kentsel Dönüşüm Alanı yazılmıştı. Berber dükkânı açıktı, yanında yarıya kadar indirilmiş kepenklerden sonra teneke yüzlü binalar yükseliyordu.
Dükkân camekânının arkasında fincanlar, küçük pastalar, boyalı horozlar duruyordu. Gerçek değil, yapılmışlardı bunlar. Karşıdaki vitrinde zincirler, deri yelekler, iri siyah makineler vardı. Köşede tahtadan yapılmış ağaçların önünde bir kedi uyuyordu. Kapının yanında bir not. Bu mahallede yaşayan kedi ve köpekler korunmaktadır. Dokunulamaz.
Nabizade Nâzım Sokağı’nın sonundaki kafeye girdi. Sütlü kahve istedi. İçeride kadınlar çoktu. Kimi bilgisayarına bakıyor, kimi sevdalısına yaklaşmış konuşuyor, kimi yalnız oturuyordu. Pencere kenarında elleri klavyenin üzerinde dolaşan kadını gördü. Uzun süre ona baktı.
Ne yazıyorsa yazsın, kendini eksik yazmasın.
Boston uçağında Dante notlarına baktım. Son iki yıldır uçak yolculuklarında yalnızca iki film izleyip biraz Orhan Veli dinledikten sonra uyuyordum. Bu kez önümdeki mavi ekranda İlahi Komedya'dan bir kanto, yanımda yorgunluktan gözleri çökmüş yolcu vardı. Otuz beş yıldır Boston'da yaşıyormuş. Dubai üzerinden planladığı dönüş olmayınca bu uzun yo ...
Kadıköy'e giderken rüzgâr vardı. Bunu not etmiştim, Mart sonu rüzgârlarının insanı nasıl hazırlıksız yakaladığını. Ayakkabımın topuğundaki beyaz şerit haftalardır her giyişimde gözüme çarpıyordu. Siyaha boyatmamalıydım, böyle şeyleri hep erteliyorum. Dükkânı bulmak zor olmadı. Küçük, derli topluydu. Adam tezgâhın arkasında çalışıyordu. Tam üstün ...
İki el arasında tutulan mektup, çiçekler, uçuşan kuşlar ve kalp desenlerle yola çıkmış bir selam duyurulur. Kartın yüzü, sözcükle resmin aynı anda konuştuğu incelikli bir düzene dönüşür. Bayram, eve varmadan önce yola çıkan nezaket gibidir. Sol üstte yoğunlaşan çiçekler, sağ üstte uçan kırlangıç, ortadaki bayrak ilk bakışta kutlama duygusunu taş ...
Pandemi günlerinde, 1930’larda hazırlanmış Pervititch haritalarına bakarak Mühürdar Caddesi’nde yaşamış Almanya’dan Türkiye’ye gelen üniversite hocalarının evlerini işaretledik. Sokağa çıkma yasağının olmadığı soğuk bir günde, o işaretlerin şimdiki karşılıklarını görmek için yürüdük. Seza Apartmanı’nda hukukçu Ernst E. Hirsch, Nazlı Hanım Apartmanı ...
Oraya vardığımda yürüyen merdivenlerin ve otobüs durağının kalabalığından önce, kurbanlık koyun ilanları gözüme çarpıyor. İkisi de bu hattın gerçeği. Köprü altına doğru tamirhanelerin ötesinde kimsenin uğramadığı, suyu akan Saraçlar Çeşmesi var. Eski gelenekler şehrin yeni yüzünde son demlerini yaşıyor. Durağa adını veren tarihi Ayrılık Çeşmesi ise ...