Moda İskelesi

17 Temmuz 2026 - 09:00

Yokuşun sonunda beliren yelkenli, solda yükselen binanın arkasında bir anda gözden kayboldu. Kıyıya doğru koşmak işe yaramazdı, hafif bir rüzgâr bile onu çoktan Kalamış Koyu’na taşımış olurdu. Burada bakışlar, denizin üstündeki karabatak, vapur, sandal, yelken, ne olursa olsun gözden kaybolana kadar peşinden giderdi.

Yelkenci, Fenerbahçe’deki kulübe giden gençlerden biri olmalıydı. Lokanta masaları boştu, cumartesi sabahı öğlene ağır ağır varıyordu. İskele yolunun beyazlığı binanın beyazlığına karışıyor, duman isi, yolcu telaşı, pas ve kalabalık değmemiş bir yüzey gibi parlıyordu. Dört yanını saran suyun içinde birinciliği alan beyaz Moda İskele Kütüphanesi’nindi.

Denizin üç ayrı rengi vardı. Karaya bakan tarafta yanık yeşil, Marmara’ya açılan genişlikte mavi, Dereağzı’na doğru lacivert koyuluğu. Mehmet Rauf’un mensur şiirindeki “en pâk ve taze rüzgârlarla sermest beyaz ufuklu, maî semâlı, lâciverd denizli bir sahil…” kelimeleri, iskelenin beyazlığına ve denizin renklerine dokununca Moda’yı yüzyıl öncesine yaklaştırıyordu. Mehmet Rauf’ta aşk denizle, müzikle, kokuyla söylenirdi, yabanıl ve örtülü ne varsa hepsi aşka dönüşürdü. Moda, Karanfil ve Yasemin’in aşk-ı memnu yerlerinden biriydi. 

Romanda, tıpkı Eylül’deki gibi üçlü bir aşk vardır, şu farkla ki Eylül’ün hiç söylenemeyen, içe gömülen aşkı cesaretlenip kendine gizli bir ev arar. Samim, Nevhiz için Moda’da küçük bir ev tutar. Yarım bodrum üstünde üç odalı, terasından birkaç basamakla sık ağaçlı bir bahçeye inilen, bir peri masalını andıran manzaralı evde yüksek duvarların ve kapalı faytonların ardına saklanan buluşmalar yaşanır. Zaman, Moda İskelesi’nin açılışından sonraki döneme, çay partilerinin çoğaldığı, Batılılaşmanın hem yaşandığı hem tartışıldığı, Doğu-Batı geriliminin romanlara sızdığı yıllara denk düşer.

Yolun sonundaki kütüphaneye varmadan, açıklama panosunun önünde duranlar iskelenin geçmişini uzun uzun okuyordu. Merak şaşırtıcıydı ve doğru yerdeydi. Merdivenin tatlı yükselişini erteleyip alt katta kalmaya ikna eden başka bir kokuydu. Ahşap kapıdan sızan kahvenin kokusu. Evvelden vapurların yanaştığı, şimdi kafenin kıyısı olan yerde masalar aralıklı, sandalyeler doluydu.

Altı sivri kemerin arkasında, ahşap pencerenin üstündeki taş levhada eski yazıyla “Moda 1335” yazıyordu. Kenarlarına rumi süslemeler kazınmıştı. Yazının ve bezemenin yumuşak sadeliği büyüleyiciydi. İstanbul’un kapılarına, çeşmelerine, mezar taşlarına, iskelelerine hattatın cümlesini yazardı taş ustaları. Yerin kimliğini, yerin tarihini söylerdi. İstanbul taşlarıyla durmadan anlatıyordu, biz çoğu zaman okumadan geçiyorduk.

Üst kat daha çok kütüphaneydi. Çay tepsileri, bulmaca kâğıtları, kahve telaşı yukarı çıkmamış, sadece balkon fotoğraf çekme yarışına yenilmişti. İskeleye neredeyse yanaşmış sandalda dört kişi vardı. Sandal, boş denize aniden girmiş, sarı-beyaz yüksek direğe yaklaşırken açığa yönelmişti. Direk, vapur geliş gidişlerine ilişkin bir işaret olmalıydı. Alt katın hemen girişinde camekân içinde duran, ne olduğu ve iskeleyle bağı çözülemeyen seramik nesnenin bu direğe gönderme yaptığı anlaşıldı.

Yukarıdakiler gelip geçiciydi, alt katın yerleşikliği yukarı çıkmamıştı. Çoğu fotoğrafını çekip gidiyor, kimi kısa süre oturuyordu. Telefon ekranlarından ucu bucağı bilinmeyen bir akış sızıyordu. İskele, parlak yüzeylerde görünen, kaydedilen, toplanan, bölünen yeni haritasında bambaşkaydı.

Oraya gelenler, iskelenin kemerini, merdivenini, kitabesini, denizini kendi görüntülerine fon yapmışlardı. Binanın kimliği yerine önündeki “ben” vardı. Sevdalılar bile denize karşı birbirlerine değil, kameraya dönüyordu. Oysa Mehmet Rauf başka bir uzaklaşmayı düşlemişti: “Benim olsan, âh bu mümkün olsaydı… Seni uzak, uzak, bu insanlardan pek uzak bir yere götürürdüm; öyle bir yere götürürdüm ki orada yalnız tabiatla kalırdık. Denizle, semâ ile sahra ile kalırdık… Sade ikimiz kalırdık…”

Bir görüntünün altına “Zincir kahvecide ders çalışma devri bitiyor” düşülmüştü, bir diğeri şehir hatları gününü iskele seyahatleri kurgusuyla anlatıyordu. İBB Miras’ın restorasyon videosunun altına yalnızca “Deniz havası…” yazılmıştı. Her şey anlıktı, iskele hoş manzaranın sunduğu bir dekordan ibaretti. Ne taş levha, ne rumî süslemeler, ne Mimar Vedat Tek’in kendi dönemini aşan imzası görünüyordu. Tarihî miras, kurulan yeni hafızanın neredeyse dışındaydı.

Oysa Moda ve iskelesi romanda bir ölümün başlangıcıdır. Üçlü aşkın bedelini hayatıyla ödeyen Pervin olur. Samim’in kendisine yalan söylediğini anladığı fırtınalı gecede, araba bile bulamadan Moda’daki eve kadar yürür, Samim’in evde olmadığını görünce her şey çözülür. O gecenin ardından hastalanan Pervin kurtulamaz. Nevhiz de başka biriyle yurt dışına gidince Samim’in uğradığı yıkımı Mehmet Rauf denizle anlatır: “Moda istikametine doğru yürüdü. Artık ölmekten başka bir emeli olmadığı halde, iskelenin taa ucuna kadar ilerledi. Deniz methur dalgalarla rıhtıma hücum ediyor, emeline nail olamayarak daha kuduran canavarlar gibi gerileyerek daha akur hamleler alıyordu. Deniz de sade onun hayatı gibi bulanık, onun emelleri gibi zir ü zeber haldeydi.”

Videolardan birinde denizin yanık yeşil dalgaları arasında çırpınan bir başın karaltısını yakalamıştı kamera, altına “Yüzer haldeymiş…” yazıp geçmişti. İklim krizine dikkat çekmek için denize bırakılan Poseidon’un huzursuzluğu beş saniyeye sığmıştı. Moda İskelesi’nde göze çarpan karşı karşıya geliş şuydu. İskele yüzünün sabrına karışan ekran telaşı. 

Bütün bu ekran kalabalığı arasında, az önce alt katta kanepeye yayılmış, hasta olduğu söylenip çalışanların ilacını verdiği, tüyleri ıslak olduğu için denize düşüp düşmediği tartışılan kedi merdivenlerde göründü. Poz verenlerin, kendi suretini iskeleye yamayanların inadına, mekânın sahibi gelmiş edasıyla hiçbir Instagram etiketine sığmayacak tembel adımlarla yukarı doğru yürümeye başladı.

Beyaz iskelenin içinde, eski harflerin ve telefon ışıklarının arasında Mehmet Rauf’un Siyah İnciler’i parıldıyordu. Dışarıda deniz üç renge bölünüp ardından birleşirken, onun zamansız cümlesi de bugünün gürültüsünü bir anlığına susturmuyor muydu: “Sen ademler ihsas eden zulmetlerinle çırpın, çırpın ey deniz…”

Yazarın Diğer Yazıları

İçeriden

Köprünün karşı tarafındaki dev binaları sevmedi. Yükseklik şehrin tepelerinde olmalıydı, kuşların gözünde, çınarın yaprağında. Yönünü hemen derenin öte yanına çevirdi. Su, tam köprüye varınca kayboluyordu, yerin altına gönderilmişti. İki yanı duvarlı ve tel örgülü Kurbağalıdere buradaydı.    Soldaki sokağa girdi: Ahmet Rasim Sokağı. Buradaki evl ...

İstanbul, thank you

​Boston uçağında Dante notlarına baktım. Son iki yıldır uçak yolculuklarında yalnızca iki film izleyip biraz Orhan Veli dinledikten sonra uyuyordum. Bu kez önümdeki mavi ekranda İlahi Komedya'dan bir kanto, yanımda yorgunluktan gözleri çökmüş yolcu vardı. Otuz beş yıldır Boston'da yaşıyormuş. Dubai üzerinden planladığı dönüş olmayınca bu uzun yo ...

Lostra Dükkânı

Kadıköy'e giderken rüzgâr vardı. Bunu not etmiştim, Mart sonu rüzgârlarının insanı nasıl hazırlıksız yakaladığını. Ayakkabımın topuğundaki beyaz şerit haftalardır her giyişimde gözüme çarpıyordu. Siyaha boyatmamalıydım, böyle şeyleri hep erteliyorum. Dükkânı bulmak zor olmadı. Küçük, derli topluydu. Adam tezgâhın arkasında çalışıyordu. Tam üstün ...

Yola çıkmış bir nezaket, bayram kartpostalları

İki el arasında tutulan mektup, çiçekler, uçuşan kuşlar ve kalp desenlerle yola çıkmış bir selam duyurulur. Kartın yüzü, sözcükle resmin aynı anda konuştuğu incelikli bir düzene dönüşür. Bayram, eve varmadan önce yola çıkan nezaket gibidir. Sol üstte yoğunlaşan çiçekler, sağ üstte uçan kırlangıç, ortadaki bayrak ilk bakışta kutlama duygusunu taş ...

Mühürdar’da bir Alman Hoca, bir Nobel adayı

Pandemi günlerinde, 1930’larda hazırlanmış Pervititch haritalarına bakarak Mühürdar Caddesi’nde yaşamış Almanya’dan Türkiye’ye gelen üniversite hocalarının evlerini işaretledik. Sokağa çıkma yasağının olmadığı soğuk bir günde, o işaretlerin şimdiki karşılıklarını görmek için yürüdük. Seza Apartmanı’nda hukukçu Ernst E. Hirsch, Nazlı Hanım Apartmanı ...

Ayrılık Çeşmesi

Oraya vardığımda yürüyen merdivenlerin ve otobüs durağının kalabalığından önce, kurbanlık koyun ilanları gözüme çarpıyor. İkisi de bu hattın gerçeği. Köprü altına doğru tamirhanelerin ötesinde kimsenin uğramadığı, suyu akan Saraçlar Çeşmesi var. Eski gelenekler şehrin yeni yüzünde son demlerini yaşıyor. Durağa adını veren tarihi Ayrılık Çeşmesi ise ...

ARŞİV