Melankoli, sinemanın sihridir!

06 Ocak 2023 - 09:00

Kadıköy Yoğurtçu Parkı’nın tam karşısında, eski karakolun (şimdilerde çocuk büro amirliği) yanı başında, hayli zaman önce yıpranmış tahta sandalyeleriyle güzelim bir yazlık sinema vardı. Pek meşhur Yıldız Savaşları’nı orada izledim, yeniyetme aklımla boşanma temalı filmde maile ne aradığımızı çözmeye çabaladığım Kramer Kramer’e Karşı’yı da. Kadıköy Ocak, As, Moda, Süreyya, Broadway, Hollywood, Reks (Rexx) ve diğer sokağa açılan sinemalar, zamanın ruhu ve tadı tuzuydu. Sonra AVM sinemaları çağı başladı ve işte kimi giyim mağazası oldu, kimi spor salonu, kimi de öyle âtıl, buruk ve bir başına.

Yalan yok, Adana’dan taşıdığım ve adaptasyon sorunu yaşayan çocukluğum, sinema tutkusunu Kadıköy’ün sinemalarında buldu. İyi bir filmin keyfi, birçok kötü filmi ne çabuk unutturdu. Ancak toplu tepkilerimizi, salonlardan taşan kahkahalarımızı, çaktırmadan gözyaşı dökmemizi, kurgulanmış aşkları gerçek sanışımızı, korkup en yakın arkadaşımıza sarılışımızı hep hatırlayacağız, elbette. Hem bizler (X yani ortanca kuşak), internetin olmadığı, genel kültür edinmek için adeta çırpındığınız o tatlı dönemlerde, koskocaman dünyayı beyazperdeden tanımaya çalışmadık mı?

Av ve avcı, birbirlerini sevebilir mi?

Gelelim filmimize, milenyuma girerken, büyük ve görkemli sinema bitti, senaryo tükendi, artık hep tekrar, yeniden çevrim, uyarlama, çizgi romanlardan toparlama olacak, insan odaklı emeğin yerini giderek artan efektler alacak dedik, pek haksız da sayılmazdık. Güney Kore’den Park Chan-wook, 2003 yılında İhtiyar Delikanlı (Oldboy) adlı ünlü filmini çekerek, senaryo darbe alır, alanı da giderek daralır ama ölmez müjdesini vermişti. Chan-wook’un, İntikam Meleği, Kan Arzusu ve Hizmetçi gibi kalburüstü projeleri de yükselişi duraksamayan Uzakdoğu Sineması’nın, Hollywood’a, çekinme al, bunları da çek diyebileceği işlerdi, hiç kuşkusuz. İşte aynı Park Chan-wook, Cannes Film Festivali’nden en iyi yönetmen ödülünü kaptığı son filmi Ayrılma Kararı (Decision to Leave) ile yine ve yeniden yedinci sanatı kutsuyor. Özgün bir sinema dili ve üstün beceri, resmen benim sinemamda paket halinde gelir diyor, tüm sinemaseverlere.

Çinli aktris Tang Wei ve Koreli aktör Park Hae il, ahalinin, Asyalılar büyük oynuyorlar, mimik ve jestleri çok kullanıyorlar, filme bir türlü adapte olamıyoruz şeklindeki ezberini itinayla bozuyorlar, minimal oyunculuğu kuşanıp, karakterlerine gerçekten dönüşerek. Büyük rejisör Andrey Tarkovski, “Sinemanın ‘oynayan’ oyunculara ihtiyacı yoktur” diye boş yere konuşmamıştır, değil mi ama?  Melankolik bir dedektif, şüpheli bir sessiz kadın. Bu uçlarda doyasıya ve kıyasıya gezinen bir lanetli aşkın öyküsü, ah, nereye varacak bu sevdanın hal-i pürmelali?

Aşk bir silüettir çoğu zaman

Sanat adına her şey ‘yapma’, gerçeklik de simgeseldir, aşk ise silüettir pek çok zaman. Evet, filmin, “Sisli” adlı bir şarkısı var, yarım asırlık hüzünlü bir eser bu, yapım onsuz olmazmış, cuk diye oturmuş. “Yapayalnız yürüyorum, puslu caddelerde, bu gördüğüm senin silüetin mi canım sevgilim? Geçmişi hatırlamanın faydası ne? Yine de hâlâ özlüyorum seni, nereye gittin bir tanem?” Estetize edilmiş, gerilimle ve dramla harmanlanmış bu romantik polisiyede, çok fazla gönderme mevcut durumda, kediden kuşa, saatlerden ayakkabılara, dağlardan denize, ne çok şey var, bir değil birçok kez izlensin diye belki de. Saplantılar sadece sinemada güzeldir, yılın en bariz etkilerinden biri bu, kaçırmayın derim.

Kabul buyurun, pandemiyle birlikte sinema kültürü değişti, dönüştü. Astronomik bilet fiyatları (içecek, yiyecek keza öyle), film izleme zevkini, öğrenciyi ve dar gelirliyi asla önemsemeyen lüks bir eğlence anlayışına, göstere göstere sabitlemek istiyor. Bu bilinçli zorlayış, dijital platformları daha çok öne sürüyor ve evde sinema keyfini körüklüyor, muntazaman. Şimdilik 31 ödül almış olan Ayrılma Kararı, MUBI’de izlenebiliyor, bunu da ayrıca belirtelim.

Yazarın Diğer Yazıları

Alengirli ve Zırdeli!

“Zavallılar” (Poor Things) adlı güzelim film için, zırdeli ve alengirli bir Barbie, hatta histeri zirvesi veya tuhaflıklar silsilesi diyebiliriz, hani hiç kasmadan, orta yolu arayıp bulmaya çalışmadan. Zaten aşırı dozda gariplikler ve türlü türlü haller, görsel ve işitsel sihir peşinde koşan kalburüstü yönetmen Yorgos Lanthimos’un alameti farikası ...

“Yaşasaydın ve Görseydin!”

Anadolu rock akımının kurucu babalarından Cem Karaca’nın, hayli zorlu ve dopdolu hayatından kesitler sunan “Cem Karaca’nın Gözyaşları” adlı film, nihayet bugün vizyona girdi. Doğuyla batıyı kaynaştırıp, rock ile türküyü harmanlayarak çıkılan yolda, artık o büyük dalganın sahipleri teker teker veda etti, pek azı kaldı hayatta. Peki, dalgalar dağıldı ...

Bazı deneyimlerin tarifi olamaz!

“Kar Kardeşliği” (La sociedad de la nieve), 52 yıl önce yaşanmış trajik bir uçak kazası üzerinden, dostluğu, ümidi, beraberliği, fedakarlığı anlatmaya çabalıyor, amansız doğaya, vahşi koşullara, onca çaresizliğe, mutsuzluğa, umutsuzluğa rağmen. İlginçtir, insana dair bu en bildik hayata tutunma öyküsü, yıllar yılı salt yamyamlık hikayesi olarak neş ...

Bulup bulup yitirmek!

Yılın en çok konuşulan yapımlarından biri olan “Başka Bir Hayatta” (Past Lives) hakkında, olur ya kısa ve öz bir tarif isteseler, bildik bir eski şarkıdan alır ve “Söyledim aşkımızı Ankara rüzgarına / Olmadı kaldı benim her hevesim yarına…” derdim, tereddütsüz. Film, derdini sade ve gösterişsiz bir şekilde dillendiren yapıtları sevenleri bir şekild ...

Napolyon bir kez daha öldü!

Hiç eğip bükmeden, sapmadan, yormadan dümdüz konuşalım, içten, samimi ve dürüstçe, biz bize. Ünlü ve yetenekli bir Yunan yönetmenin çektiği Atatürk filminden beklentiniz ne olurdu? Evet, evet, alın size hayli tarafgir, oldukça klişe ve harbiden yüzeysel bir senaryo dediniz sanki. Hah! Bir İngiliz yönetmenin, ezeli düşman belledikleri ülkenin, yani ...

Ustaların acemilik hakkı!

Hemen her sinemasever, usta yönetmen David Fincher’ın filmlerine bağlılık gösterir, gönüllerinde ayrı bir yer verir, kimini tekrar tekrar izler, çoğu sahnesini de neredeyse ezbere bilir. İşte “Dövüş Kulübü” (Fight Club), “Yedi” (Seven), “Oyun” (The Game), “Zodiac”, “Kayıp Kız” (Gone Girl). Ve hatta “Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi” ile “Ejderha D ...

Acılardan artakalan…

Katledildiğinde 41 yaşında olan Sabahattin Ali’yi, henüz 19 yaşındayken “Elbette ihtiyarlayıp / toprağa döneceğiz / biz bir günde parlayıp / bir günde söneceğiz” dizelerini yazdıran neydi, inanın bilmiyorum. Yaman bir kalp kırıklığıdır memleketimiz adına, yaşadığı hazin ve kahredici son. Büyük Japon animasyon ustası Hayao Miyazaki’nin, ekibiyle tam ...

İyiyse uzun da olabilir!

Yaşayan en etkin ve yetkin sinemacılardan biri olan Martin Scorsese’nin son filmi “Dolunay Katilleri” (Killers of the Flower Moon), istemeden hem zengin hem de hedef olan bir Kızılderili kabilesine odaklanarak ve öyküsüne aile, din, itimat, aşk, hırs, şüphe, mülkiyet ve daha birçok şeyi katarak, vahşi kapitalizmin suç profilini çizmeyi deniyor, Ame ...

Artık bilmeyen insan yok!

“Do Not Disturb” (işte otel odalarının dış kapısına asılan, genellikle başına ‘please’ (lütfen) de eklenen, çoğu kırmızı renkli rahatsız etmeyin yazılı kart) adlı filmi, çokça sevilmek ve bir parça önemsenmek isteyen iyi kalpli yalnız bir adamın trajikomik öyküsü olarak okudum. Kuşkusuz filmin seveninden daha çok sevmeyeni olacaktır, çünkü Cem Yılm ...

Bir yıl, iki mevsim

“Kuru Otlar Üstüne” filmi, “Dünyada güzel olan her şey, daha insana ulaşamadan kendisinin ördüğü ağlara takılıp kalıyor” diyor ve ardından devam ediyor; “Buraya ilk geldiğimden beri aklımda sadece gitmek var.” Evet, yine ve yeniden taşra menzilli bir sıkışıp kalma öyküsüne katılıyoruz, kuşkusuz olmuş ve iyi kotarılmış. Issızlığın, hiçliğin ve çares ...

“Yol”, “Umut”, “Sürü”, bir de “Duvar”!

Memleket sinemasına dair politik ve derdi olan filmlerinin öncüsü olan Yılmaz Güney, her doğum veya ölüm gününde, doğru ya da yanlış topyekûn bir bombardımana tutuluyor, istisnalar hariç. Elbette kimse eleştirilemez değil, ancak artık yaşamayan bir insanın ardından kopartılan suni fırtına, özel hayatın kodlarına aşırı tutunarak, asıl gayeyi ıskalat ...

Babalar, tutkular, evlatlar

Öyle diziler var ki, hiç bitmesin istiyor insan, şaka filan da değil ha, kimi seriler, harbiden sinema sevdamızla yarışır. Disney + platformu, malumunuz halkımızın tepkisini ziyadesiyle çekti, hatta birine kulak misafiri oldum, çocukluk arkadaşım Miki Fare’nin hatırı olmasa, sıkı söverdim diyordu. Kemer sıkma kararı aldık diyen platformun, Güney Ko ...

“Gamsız hayat, herkesi başka yorar”

Teknolojinin tam gaz gelişimi, içeriklere ulaşımın hayli meşakkatsiz hali, dijital dünyanın film üretimini haliyle kolaylaştırması, sinemaseverleri sahiden hoşnut etti mi? Bundan emin değilim! Bunca bolluk ve bereket içerisinde, mest olacak bir yapıta denk gelmek, pek de mümkün görünmüyor. Vizyon filmlerine bakıyorum, ilgimi çeken yok, internette v ...

“Büyümez ölü çocuklar!”

Melih Cevdet Anday, ‘Hiroşima’ şiirinde şöyle der; “Büyükbabam, babam, ben / Küçük oğlan, kız, damat… / Gelişimiz teker tekerdi / Gidişimiz cümbür cemaat.” Evet, sadece kundaktaki bebekten, hayatının son demindeki ihtiyarlara dek yaşayan tüm kuşakları değil, henüz doğmamış olan nesilleri de hedef alan bir büyük kitlesel imha silahına, yani malum at ...

Sinemayı kurtaran adam!

Dev bütçeli ve reklam delisi devam filmleri ile büyük paralar yatırılan bol kepçe efekt destekli yapımlar, her zaman gişede uçacak, yatırımcısını yeniden suyunun suyu projeler için koşturacak değildir, iyi ki de öyledir. Sonsuz döngü sinemasının ne sektörün gelişimine ne de seyircinin beklentisine pek bir faydası yok. Bakın kaç haftadır her yerde b ...

Kamçı son kez şakladığında

Pek meşhur Kamçılı Adam serisinin son filmini yazmaya karar vermişken, aynı hafta vizyon diyen ve yine düşmanını lanet Nazi’ler olarak sabitleyen Sisu adlı filmi de boş geçmeyelim istedim. Hani bizim Cüneyt Arkın’ın Kara Murat, Kartal Tibet’in de Tarkan filmleriyle şekillenen tarihi fantezilerimiz, yok artık dedirtir hepimize, ancak Finlandiya yapı ...

Hayat dağınıktır çoğu zaman

“Güzel Bir Sabah” (Un beau matin), kentlere gönüllü sıkışan ve modern hayatın azimli tutsağına dönüşen zavallı bizlere, sonumuzun ne olacağını, bu işin nereye varacağını sakince anlatmayı deneyen bir film. Günlük trajedilerimizin sıradanlığında, sessiz yıkımların varlığında buluyor kendini yapıt, yaralara merhem olmak gibi derdi yok. Çatışma yaratm ...

Baskıdan kaçış yok, mahşerde bile!

Filmler ve televizyon serileri, hayli zamandır benzer estetikle çekilir oldular. Hani neredeyse her bölüm başı, hali vakti yerinde uzun metraj kurmaca bir yapıt kadar, para ve emek dökülüyor dizilere. İşte tam da bu sebeple, arada sırada dizileri de kurcalamak isterim, izninizle. Dijital platformların, klasik anlayışı bile isteye yıkma gayretine gi ...

Böyle gelmiş, böyle gitmesin

Sinemada, elbette havadan sudan işlere de ihtiyaç var. Eğlenmek, ürkmek, üzülmek, gülmek, gerilmek, iyi hissetmek ve dahası, şüphesiz modern toplumun, tüketim talebidir. Ancak kalıcı ve asıl olan, mağdur edilenlerle empati kuran, meselesi bulunan ve içinde kocaman dertler taşıyan filmlerdir, kanımca. Evet, mevzusu olan yapıtlar, kendi adıma önceliğ ...

Seri katil, sosyal tarih!

Tam tekmil devletten onaylı kadın düşmanlığı ve cehaletin korkunç sıradanlığı diyebileceğim “Kutsal Örümcek” (Holy Spider) filmini nihayet seyredebildim. Nitelikli ve incelikli İran sineması, gerçek acılardan damıtılmış bu polisiye gerilim öyküsüyle, sert ve lanet bir film yaratabilmiş, seyircisini sarsmayı görev sayarak. Hele ki final, fanatikliği ...

İlle de menfaat günümüz mottosudur

İlk gösterimi 42. İstanbul Film Festivali’nde gerçekleşen ulusal yarışma filmi “Boğa Boğa”, toplamda sıfır ödülle ayrıldı, rakipleri başyapıt değildi oysa. Boğa Boğa, festivalin hemen ardından dijital platformun (Netflix), bayram hediyesi olarak yayınlandı, zaten sinemada eli yüzü düzgün film peşine düşmek, artık neredeyse imkânsız. Beyazperde resm ...

Aile, bir ülkenin özetidir

İran sineması, yaşamla mistisizmi harmanlayan ve incelikli bir dili sürekli geliştiren bir yol izliyor, senelerdir. Zorda, darda ve acılarda yaşıyor bir halk, İran’ın en önemli kadın başrollerinden Taraneh Alidoosti de daha birkaç ay önce, kadınların 44 yıllık meşru isyanına verdiği destek yüzünden cezaevinde yattı ve kefaletle çıkabildi. Leyla’nın ...

Kimse savaştan sağ çıkamaz!

Sınırın ötesindeki İlk Körfez Savaşı (1990-1991) sırasında okumuştum “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” (Im Westen nichts Neues) adlı barış yanlısı ölümsüz romanı, savaşın nasıl bir yara, nasıl bir bela olduğunu iliklerime denk hissettiğimi dün gibi hatırlarım hala. Kabul buyurun, çoksatar kitapların (bugüne dek 50 dile çevrildi, 20 milyon sattı) g ...

Zihin kontrol eden rakunların zaferi!

“Her Şey Her Yerde Aynı Anda” (Everything Everywhere All At Once), 95. kez yapılan Akademi Ödülleri’nde kazanan film oldu ve yedi Oscar heykelciğini ellerinde buldu. Aslında milenyumdan beri, destansı sinema çağının ışığının giderek söndüğünü biliyor, görüyoruz. Siyasi hesapların, estetik kaygılara, sanatın varlığına, ortak duygulara üstün geldiği ...

“Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler”

Tam “Balina” (The Whale) adlı filmi yazmak isterken, hepimizi derinden sarsan, canımızı yakan, yaralayan ve haklı bir endişeye savuran büyük bir depreme yakalandık. Elbette, yine ve yeniden gündelik yaşamımıza, rutinlerimize ve hayata tutunma çabamıza döneceğiz, dönmek de zorundayız. Ancak bu kez panik hali, benzer bir trajedi ve travmayla yüzleşme ...

Zaman değişti, acı asla değişmedi!

17 Ağustos 1999 depremi sonrasında, onca insanın can verdiği Avcılar’a ulaşmam bir saatimi almıştı. Her yer zifiri karanlıktı, çakarları ve sirenleriyle tam gaz ilerleyen ambulanslar ve itfaiye araçları dışında yollar bomboştu. Gün henüz aydınlanmamıştı, sadece telsizler çalışıyordu, iletişim hem zordu hem de sorunluydu. İlk etapta yıkımın boyutunu ...

Yitirilen dostluğun absürt öyküsü

The Banshees of Inisherin, komediyi trajediyle harmanlayan, mizahla hüznü birlikte dokuyan kalburüstü ve eksantrik bir film. Orantısız tepkiler, meçhul insan doğası, gitmek-kalmak ikilemi, reddedilme sancısı, tolere etmek, kontrol bende diyebilmek, yaşama tutunmaya sebep aramak. Zaten kaygılarla, memnuniyetsizliklerle geçiyor hayat dediğin, kantar ...

Taht ile baht arasında

Döneminde en az Prenses Diana kadar meşhur ve halkının biricik sevgilisi olan Avusturya İmparatoriçesi Elisabeth’in, kendisini salt süs olan gören, şovenist bir yurda, krala ve saraya, küçük isyanlarını ve kararlı karşı çıkışlarını anlatıyor “Korsaj” (Corsage) filmi, kısaca. Biyografiyi kendince bükerek konumlandıran filmi, dört ay önce 29. Uluslar ...

ARŞİV