Zaman değişti, acı asla değişmedi!

17 Şubat 2023 - 09:00

17 Ağustos 1999 depremi sonrasında, onca insanın can verdiği Avcılar’a ulaşmam bir saatimi almıştı. Her yer zifiri karanlıktı, çakarları ve sirenleriyle tam gaz ilerleyen ambulanslar ve itfaiye araçları dışında yollar bomboştu. Gün henüz aydınlanmamıştı, sadece telsizler çalışıyordu, iletişim hem zordu hem de sorunluydu. İlk etapta yıkımın boyutunu kavrayamamamız, Avcılar’ı depremin merkez üssü sanmamız da bundandı. Şafak sökene dek, göçüklerin altından acemi bir yardım hattıyla, çok sayıda insan çıkartıldı. Ardından gazeteye döndük (Cumhuriyet), dediler bu deprem, Büyük Marmara Depremi, İstanbul’dan çıkıp yıkımın kaynağına gidelim. Yol haritamızı oluşturduk, önce Sakarya’yı kontrol edelim, ardından da Gölcük ve Değirmendere’ye geçelim.

Uzun bir görevdi, besbelli. Hazırlık şarttı. Artık kimsenin girmediği, boş alanlarda bekleştiği evlerimize girdik, üstümüzü başımızı değiştirdik, markete gidip arabanın arkasını yiyecek ve içecekle doldurduk. Sakarya, Kocaeli’nden sonra en çok zarar gören kentti. Adı üzerinde Adapazarı, kazma vursan su çıkar buradan derlerdi, o kadar çok sağlam ama yan yatan bina gördüm ki, böylesi bir zemine insan neden yuva kurmak ister, işimiz gücümüz ters, harbiden bile bile lades. Birkaç gün kaldık Sakarya’da, halkın özellikle gençlerin muazzam bir çabası vardı, sivil inisiyatife karşın iş bilmezlik çoktu, koordinasyon yoktu. Eski bir bataklığın üzerine kurulu meşhur Çark Caddesi ve çevresinde kuyumcular doluydu. Haliyle bataklık sinekleri, pardon yağmacılar üşüştü. Göçüklerden ziynet eşyaları, döviz, para ne buldularsa aldılar. Güvenlik çok sonra sağlanabildi. Sonraki yıllarda çaldıklarını gömen, yıllar sonra bir anda zenginleşen, çaldıklarını bölüşemedikleri için enselenen talan tayfasıyla ilgili haberler çıktı ve bir bölümü kamu görevlisiydi, ne yazık ki. 

Steyşın arabaya yüklediğimiz yemekler, bize günlerce yeter diye düşünüyorduk. Daha ilk gün, açtık arabanın arkasını, of aman. Bir anda depremzedeler kuyruk oluşturdu. Paylaşmadan, bölüşmeden olmazdı, aynı koşullarda bulunmadan da olmazdı. Ve kumanyamız anında tükendi. İnsanın öğreneceği ne çok şey var, afetlerden bile. Paylaşmak demişken, ikinci veya üçüncü gün, madencilere denk geldim. Okuyan, sorgulayan bilinçli insanlardı, sendikal mücadeleyi ve örgütlülük denen hayati olguyu iyi bilirlerdi. Gel otur yer soframıza dediler, işte peynir, zeytin, ekmek, daha ne olsun? Çay ve sigara diye bir şey yok, günlerce de olmayacak. Sonra takıldım emekçilerin peşlerine, Kahramanmaraş depremlerinde tekrar hatırlanan, grizu olmazsa, bir felaket yaşamazlarsa unutulan madenciler, profesyonellik getirdiler bir anda, onca amatör karmaşada.

Hava nasıl sıcak, anlatılmaz. Toz yere inmek bilmiyor, çürümenin ise tarifi yok. Gömleği çıkarttım, beyaz bir atletle kaldım. Zaiyat en çok Gölcük’teydi, harap Sakarya’ya acı bir veda. Motorlu Nikon F3 analog fotoğraf makinem, kollu külüstür Metz flaşım, Kodak, Ilford, Raks, Tudor, Fuji, Konica, Agfa, çeşit çeşit film makaraları. Sadece siyah-beyaz negatif filmler de değil ha, dia pozitif ve renkli negatif film makaralarını da doldurmuştuk, bol cepli yeleklerimizin ceplerine. Çünkü haber atlatmaktan daha önemli işlerimiz var, öncelik her meslektaşın haberi ve görseli ulaştırabilmesi halkına. Başkaları için de notlar alıyor, başkaları için de fotoğraf çekiyoruz. 36 poz hakkın var, ilk birkaçında hızla basılır deklanşöre, son kareler yakalayamama tehlikelisi demek. Karta basılıyorsa bir fotoğraf, transferi büyük bir meseledir. Zaman ve yol demektir. Ve gazetecilik zamanla yarışmaktır. 

Şimdi öyle mi ya hem çektiğini görüyorsun hem tek tuşla gönderiyorsun. Gazetecinin adının, söyleştiği insanın önüne geçmediği yıllar bunlar hala, muhabirin kendi portresini kullanmak mı? Bu alışılmış bir şey değildi. Özgür Ülke’nin bombalandığı gece bir haber yazdım Milliyet’te, başlığı “dehşeti yaşadım” diye atmış arkadaşlar ve kelle (tabir öyle) fotoğrafımı kullanmışlar. Ertesi gün bizim ev telefonu susmamıştı, benim fotoyu, eş, dost, akraba, kara bir havadise yormuştu.

Gölcük’te, enkazların arasında kayboldum resmen, in cin top oynuyor. Çıktım en yüksek göçüğün üstüne, göz alabildiğince yıkım, göz alabildiğince matem. Daha önce yazdım. Ailesini kaybeden, evi, iş yeri çöken, komşularını yitiren, hatıralarını kaybeden ne çok insan vardı. Birini tanımıştım. Günlerce apartmanın enkazında ailesiyle çektirdikleri fotoğrafları aradı, arada ona katıldık, bizler de aradık. “Sevdiklerimin yüzlerini unutmaktan korkuyorum. Ve sanırım en acısı anılarımı yitirmek olacak” diye söyleniyordu. Deprem, salt yerleşim yerini harabe etmez ha, insanı da eder. Ah! İnsan insanı mahveder, afet bahane. 

Ve evet, artık sanal bir dünyada yaşıyoruz, en az gerçek olan kadar. Fotoğraflarımızı kaybetmek de zor, şifreyi unutmazsak. Misal insani ilişkiler, pandemi ile birlikte yara alsa da sosyal medyaya içimizi dökebiliyoruz, en azından. Yasımızı binlere, yüzbinlere, milyonlara duyurabiliyoruz. 1999’da hesabını soramadık ve yanlışlarımızdan dönemedik diye, 2023’ün sonuçlarını yaşıyoruz, belki de. Zelzele değil, bozuk, kalitesiz, eksik gedik yapı öldürür, bu kader ile oluşan keder değil, bunun sebebi, insanın açgözlü olması, vicdansız olması, başkalarını hiçe sayması. 

 

Kaçıncı gün eve döndüğümü hatırlamıyorum, haftalar geçmişti. Beyaz atlet, artık ak pak değildi elbet, koyu, kirli, tere, toza, dumana bulanmış. Ölüm kokuyorsun dedi babam, seni buraya dek takip etmiş. Ne varsa çöpe attım, yıkandım kerelerce, rahata kavuşunca oturdum ve televizyonu açtım onca zaman sonra. Ege’de, Akdeniz’de eğlence gırla diye bir haber gördüm. Acı acı güldüm. 

 

Bugün yine büyük acıların içinde veya çeperindeyiz. Feryat figan da sona erer, erecek. Gözlemim bu, insanın doğası böyle çünkü. Derin bir matem havası çökecek. Dost bildikleriniz, bu iyi insan dedikleriniz, örneğin sizi şoke edecek, arama kurtarma ekibinde yer alan bir herif, benim telefonumu çaldı, hadi beni dolandırdın, deprem bölgesindeki herkesi niye sömürdün? Şunu demeye getiriyorum, iyi ve güzel kadar, kötü ve çirkin de insandan geliyor. Bize ise hata yapmak değil, sadece ders almak düşüyor. Umarım bu kez başarırız. 

Yazarın Diğer Yazıları

Alengirli ve Zırdeli!

“Zavallılar” (Poor Things) adlı güzelim film için, zırdeli ve alengirli bir Barbie, hatta histeri zirvesi veya tuhaflıklar silsilesi diyebiliriz, hani hiç kasmadan, orta yolu arayıp bulmaya çalışmadan. Zaten aşırı dozda gariplikler ve türlü türlü haller, görsel ve işitsel sihir peşinde koşan kalburüstü yönetmen Yorgos Lanthimos’un alameti farikası ...

“Yaşasaydın ve Görseydin!”

Anadolu rock akımının kurucu babalarından Cem Karaca’nın, hayli zorlu ve dopdolu hayatından kesitler sunan “Cem Karaca’nın Gözyaşları” adlı film, nihayet bugün vizyona girdi. Doğuyla batıyı kaynaştırıp, rock ile türküyü harmanlayarak çıkılan yolda, artık o büyük dalganın sahipleri teker teker veda etti, pek azı kaldı hayatta. Peki, dalgalar dağıldı ...

Bazı deneyimlerin tarifi olamaz!

“Kar Kardeşliği” (La sociedad de la nieve), 52 yıl önce yaşanmış trajik bir uçak kazası üzerinden, dostluğu, ümidi, beraberliği, fedakarlığı anlatmaya çabalıyor, amansız doğaya, vahşi koşullara, onca çaresizliğe, mutsuzluğa, umutsuzluğa rağmen. İlginçtir, insana dair bu en bildik hayata tutunma öyküsü, yıllar yılı salt yamyamlık hikayesi olarak neş ...

Bulup bulup yitirmek!

Yılın en çok konuşulan yapımlarından biri olan “Başka Bir Hayatta” (Past Lives) hakkında, olur ya kısa ve öz bir tarif isteseler, bildik bir eski şarkıdan alır ve “Söyledim aşkımızı Ankara rüzgarına / Olmadı kaldı benim her hevesim yarına…” derdim, tereddütsüz. Film, derdini sade ve gösterişsiz bir şekilde dillendiren yapıtları sevenleri bir şekild ...

Napolyon bir kez daha öldü!

Hiç eğip bükmeden, sapmadan, yormadan dümdüz konuşalım, içten, samimi ve dürüstçe, biz bize. Ünlü ve yetenekli bir Yunan yönetmenin çektiği Atatürk filminden beklentiniz ne olurdu? Evet, evet, alın size hayli tarafgir, oldukça klişe ve harbiden yüzeysel bir senaryo dediniz sanki. Hah! Bir İngiliz yönetmenin, ezeli düşman belledikleri ülkenin, yani ...

Ustaların acemilik hakkı!

Hemen her sinemasever, usta yönetmen David Fincher’ın filmlerine bağlılık gösterir, gönüllerinde ayrı bir yer verir, kimini tekrar tekrar izler, çoğu sahnesini de neredeyse ezbere bilir. İşte “Dövüş Kulübü” (Fight Club), “Yedi” (Seven), “Oyun” (The Game), “Zodiac”, “Kayıp Kız” (Gone Girl). Ve hatta “Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi” ile “Ejderha D ...

Acılardan artakalan…

Katledildiğinde 41 yaşında olan Sabahattin Ali’yi, henüz 19 yaşındayken “Elbette ihtiyarlayıp / toprağa döneceğiz / biz bir günde parlayıp / bir günde söneceğiz” dizelerini yazdıran neydi, inanın bilmiyorum. Yaman bir kalp kırıklığıdır memleketimiz adına, yaşadığı hazin ve kahredici son. Büyük Japon animasyon ustası Hayao Miyazaki’nin, ekibiyle tam ...

İyiyse uzun da olabilir!

Yaşayan en etkin ve yetkin sinemacılardan biri olan Martin Scorsese’nin son filmi “Dolunay Katilleri” (Killers of the Flower Moon), istemeden hem zengin hem de hedef olan bir Kızılderili kabilesine odaklanarak ve öyküsüne aile, din, itimat, aşk, hırs, şüphe, mülkiyet ve daha birçok şeyi katarak, vahşi kapitalizmin suç profilini çizmeyi deniyor, Ame ...

Artık bilmeyen insan yok!

“Do Not Disturb” (işte otel odalarının dış kapısına asılan, genellikle başına ‘please’ (lütfen) de eklenen, çoğu kırmızı renkli rahatsız etmeyin yazılı kart) adlı filmi, çokça sevilmek ve bir parça önemsenmek isteyen iyi kalpli yalnız bir adamın trajikomik öyküsü olarak okudum. Kuşkusuz filmin seveninden daha çok sevmeyeni olacaktır, çünkü Cem Yılm ...

Bir yıl, iki mevsim

“Kuru Otlar Üstüne” filmi, “Dünyada güzel olan her şey, daha insana ulaşamadan kendisinin ördüğü ağlara takılıp kalıyor” diyor ve ardından devam ediyor; “Buraya ilk geldiğimden beri aklımda sadece gitmek var.” Evet, yine ve yeniden taşra menzilli bir sıkışıp kalma öyküsüne katılıyoruz, kuşkusuz olmuş ve iyi kotarılmış. Issızlığın, hiçliğin ve çares ...

“Yol”, “Umut”, “Sürü”, bir de “Duvar”!

Memleket sinemasına dair politik ve derdi olan filmlerinin öncüsü olan Yılmaz Güney, her doğum veya ölüm gününde, doğru ya da yanlış topyekûn bir bombardımana tutuluyor, istisnalar hariç. Elbette kimse eleştirilemez değil, ancak artık yaşamayan bir insanın ardından kopartılan suni fırtına, özel hayatın kodlarına aşırı tutunarak, asıl gayeyi ıskalat ...

Babalar, tutkular, evlatlar

Öyle diziler var ki, hiç bitmesin istiyor insan, şaka filan da değil ha, kimi seriler, harbiden sinema sevdamızla yarışır. Disney + platformu, malumunuz halkımızın tepkisini ziyadesiyle çekti, hatta birine kulak misafiri oldum, çocukluk arkadaşım Miki Fare’nin hatırı olmasa, sıkı söverdim diyordu. Kemer sıkma kararı aldık diyen platformun, Güney Ko ...

“Gamsız hayat, herkesi başka yorar”

Teknolojinin tam gaz gelişimi, içeriklere ulaşımın hayli meşakkatsiz hali, dijital dünyanın film üretimini haliyle kolaylaştırması, sinemaseverleri sahiden hoşnut etti mi? Bundan emin değilim! Bunca bolluk ve bereket içerisinde, mest olacak bir yapıta denk gelmek, pek de mümkün görünmüyor. Vizyon filmlerine bakıyorum, ilgimi çeken yok, internette v ...

“Büyümez ölü çocuklar!”

Melih Cevdet Anday, ‘Hiroşima’ şiirinde şöyle der; “Büyükbabam, babam, ben / Küçük oğlan, kız, damat… / Gelişimiz teker tekerdi / Gidişimiz cümbür cemaat.” Evet, sadece kundaktaki bebekten, hayatının son demindeki ihtiyarlara dek yaşayan tüm kuşakları değil, henüz doğmamış olan nesilleri de hedef alan bir büyük kitlesel imha silahına, yani malum at ...

Sinemayı kurtaran adam!

Dev bütçeli ve reklam delisi devam filmleri ile büyük paralar yatırılan bol kepçe efekt destekli yapımlar, her zaman gişede uçacak, yatırımcısını yeniden suyunun suyu projeler için koşturacak değildir, iyi ki de öyledir. Sonsuz döngü sinemasının ne sektörün gelişimine ne de seyircinin beklentisine pek bir faydası yok. Bakın kaç haftadır her yerde b ...

Kamçı son kez şakladığında

Pek meşhur Kamçılı Adam serisinin son filmini yazmaya karar vermişken, aynı hafta vizyon diyen ve yine düşmanını lanet Nazi’ler olarak sabitleyen Sisu adlı filmi de boş geçmeyelim istedim. Hani bizim Cüneyt Arkın’ın Kara Murat, Kartal Tibet’in de Tarkan filmleriyle şekillenen tarihi fantezilerimiz, yok artık dedirtir hepimize, ancak Finlandiya yapı ...

Hayat dağınıktır çoğu zaman

“Güzel Bir Sabah” (Un beau matin), kentlere gönüllü sıkışan ve modern hayatın azimli tutsağına dönüşen zavallı bizlere, sonumuzun ne olacağını, bu işin nereye varacağını sakince anlatmayı deneyen bir film. Günlük trajedilerimizin sıradanlığında, sessiz yıkımların varlığında buluyor kendini yapıt, yaralara merhem olmak gibi derdi yok. Çatışma yaratm ...

Baskıdan kaçış yok, mahşerde bile!

Filmler ve televizyon serileri, hayli zamandır benzer estetikle çekilir oldular. Hani neredeyse her bölüm başı, hali vakti yerinde uzun metraj kurmaca bir yapıt kadar, para ve emek dökülüyor dizilere. İşte tam da bu sebeple, arada sırada dizileri de kurcalamak isterim, izninizle. Dijital platformların, klasik anlayışı bile isteye yıkma gayretine gi ...

Böyle gelmiş, böyle gitmesin

Sinemada, elbette havadan sudan işlere de ihtiyaç var. Eğlenmek, ürkmek, üzülmek, gülmek, gerilmek, iyi hissetmek ve dahası, şüphesiz modern toplumun, tüketim talebidir. Ancak kalıcı ve asıl olan, mağdur edilenlerle empati kuran, meselesi bulunan ve içinde kocaman dertler taşıyan filmlerdir, kanımca. Evet, mevzusu olan yapıtlar, kendi adıma önceliğ ...

Seri katil, sosyal tarih!

Tam tekmil devletten onaylı kadın düşmanlığı ve cehaletin korkunç sıradanlığı diyebileceğim “Kutsal Örümcek” (Holy Spider) filmini nihayet seyredebildim. Nitelikli ve incelikli İran sineması, gerçek acılardan damıtılmış bu polisiye gerilim öyküsüyle, sert ve lanet bir film yaratabilmiş, seyircisini sarsmayı görev sayarak. Hele ki final, fanatikliği ...

İlle de menfaat günümüz mottosudur

İlk gösterimi 42. İstanbul Film Festivali’nde gerçekleşen ulusal yarışma filmi “Boğa Boğa”, toplamda sıfır ödülle ayrıldı, rakipleri başyapıt değildi oysa. Boğa Boğa, festivalin hemen ardından dijital platformun (Netflix), bayram hediyesi olarak yayınlandı, zaten sinemada eli yüzü düzgün film peşine düşmek, artık neredeyse imkânsız. Beyazperde resm ...

Aile, bir ülkenin özetidir

İran sineması, yaşamla mistisizmi harmanlayan ve incelikli bir dili sürekli geliştiren bir yol izliyor, senelerdir. Zorda, darda ve acılarda yaşıyor bir halk, İran’ın en önemli kadın başrollerinden Taraneh Alidoosti de daha birkaç ay önce, kadınların 44 yıllık meşru isyanına verdiği destek yüzünden cezaevinde yattı ve kefaletle çıkabildi. Leyla’nın ...

Kimse savaştan sağ çıkamaz!

Sınırın ötesindeki İlk Körfez Savaşı (1990-1991) sırasında okumuştum “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” (Im Westen nichts Neues) adlı barış yanlısı ölümsüz romanı, savaşın nasıl bir yara, nasıl bir bela olduğunu iliklerime denk hissettiğimi dün gibi hatırlarım hala. Kabul buyurun, çoksatar kitapların (bugüne dek 50 dile çevrildi, 20 milyon sattı) g ...

Zihin kontrol eden rakunların zaferi!

“Her Şey Her Yerde Aynı Anda” (Everything Everywhere All At Once), 95. kez yapılan Akademi Ödülleri’nde kazanan film oldu ve yedi Oscar heykelciğini ellerinde buldu. Aslında milenyumdan beri, destansı sinema çağının ışığının giderek söndüğünü biliyor, görüyoruz. Siyasi hesapların, estetik kaygılara, sanatın varlığına, ortak duygulara üstün geldiği ...

“Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler”

Tam “Balina” (The Whale) adlı filmi yazmak isterken, hepimizi derinden sarsan, canımızı yakan, yaralayan ve haklı bir endişeye savuran büyük bir depreme yakalandık. Elbette, yine ve yeniden gündelik yaşamımıza, rutinlerimize ve hayata tutunma çabamıza döneceğiz, dönmek de zorundayız. Ancak bu kez panik hali, benzer bir trajedi ve travmayla yüzleşme ...

Yitirilen dostluğun absürt öyküsü

The Banshees of Inisherin, komediyi trajediyle harmanlayan, mizahla hüznü birlikte dokuyan kalburüstü ve eksantrik bir film. Orantısız tepkiler, meçhul insan doğası, gitmek-kalmak ikilemi, reddedilme sancısı, tolere etmek, kontrol bende diyebilmek, yaşama tutunmaya sebep aramak. Zaten kaygılarla, memnuniyetsizliklerle geçiyor hayat dediğin, kantar ...

Taht ile baht arasında

Döneminde en az Prenses Diana kadar meşhur ve halkının biricik sevgilisi olan Avusturya İmparatoriçesi Elisabeth’in, kendisini salt süs olan gören, şovenist bir yurda, krala ve saraya, küçük isyanlarını ve kararlı karşı çıkışlarını anlatıyor “Korsaj” (Corsage) filmi, kısaca. Biyografiyi kendince bükerek konumlandıran filmi, dört ay önce 29. Uluslar ...

Melankoli, sinemanın sihridir!

Kadıköy Yoğurtçu Parkı’nın tam karşısında, eski karakolun (şimdilerde çocuk büro amirliği) yanı başında, hayli zaman önce yıpranmış tahta sandalyeleriyle güzelim bir yazlık sinema vardı. Pek meşhur Yıldız Savaşları’nı orada izledim, yeniyetme aklımla boşanma temalı filmde maile ne aradığımızı çözmeye çabaladığım Kramer Kramer’e Karşı’yı da. Kadıköy ...

ARŞİV