İstanbul öyle bir şehir ki, vadettiklerini saymaya kalksak sonunu getiremeyiz. Vaatlerini ne kadar ya da kimler için gerçekleştirebildiğini anlamaya kalksak belki aklımızı kaybederiz. Çünkü burası kaosun ve kaybolmanın başkenti. Yaşadığımız yerlerin şüphesiz üstümüzde bir etkisi var, ancak İstanbul varoluşu gereği biraz daha keskin, biraz daha can alıcı bir etki yaratıyor. Buna hız etkisi diyebiliriz.

Hızlanırken neleri kaybediyoruz? Ben sakinliği kaybettim örneğin. Sakin bir anım neredeyse yok. Bir yerlere doğru yol almıyorsam ne yapacağımı bilemiyorum. Bu hızın çarpıcı bir örneğini bir yurtdışı seyahatimde fark etmiştim. İki farklı taksici neden bu kadar hızlı hareket ettiğimizi şaşkınlıkla sorduğunda “Çünkü biz İstanbul’da her şeyi endişeyle yapıyoruz.” diye cevap vermişti arkadaşım. Her şeyi o kadar endişeyle yapıyoruz ki bir taksiciyi mesela herhangi bir şey için birazcık bekletme ihtimalimiz yok. Herhangi bir şey için herhangi bir insanı bekletme ihtimalimiz yok. Bekleme ihtimalimiz de yok. Acelemiz var, çünkü hayatta kalmak için çok çalışmamız çok koşmamız, çok çaba harcamamız gerekiyor. İhtimallerde boğulurken ihtimalsizlikle sınanıyoruz. Şehir çok şey sunarken birçoğunu ucundan bile koklatmıyor bize. Zaman yok, mekan çok. Tam da burada Lefebvre’nin (2016) “şehir hakkı” ile ilgili söylediklerini hatırlayalım: “Toplumsal ihtiyaçların antropolojik dayanakları vardır; hem birbirine zıt hem birbirini tamamlayıcı olan bu ihtiyaçlar arasında şunları sayabiliriz: Güvenlik ve serbestlik ihtiyacı, kesinlik ve macera ihtiyacı, çalışmanın ve oyunun örgütlenmesi ihtiyacı, öngörülebilirlik ve öngörülemezlik, birlik ve farklılık, inziva ve karşılaşma, mübadele ve yatırım, bağımsızlık (hatta yalnızlık) ve iletişim, aciliyet ve uzun vadeli perspektif ihtiyacı.” Tüm bu ihtiyaçlar bir şehir tarafından karşılanabildiğinde o şehirde “yaşadığını” hissetmek mümkün olabilir. Çünkü şehir sadece fiziksel bir mekan değil birçok toplumsal dinamiğin bütünüdür. Bizim kaosla karıştırdığımız şehrin canlılığı da aslında bu ihtiyaçlara karşılık vermesiyle fazlasıyla ilişkilidir. Kaotik olanı canlı zannetmemiz belki tam da bizim toplumsal dinamiklerimizin bir ürünüdür. İstanbul’da kaos ve hız bir yaşama kültürü haline gelmişken canlılık sadece küçük elit bir topluluğa hitap edebiliyor. Şehir kendi içinde aslında canlı bir organizma gibi hareket edebilen sosyal, kültürel, ekonomik bir alanken yalnızca kaotik bir alan haline gelmesi içinde yaşayanları da mahrumiyetlere sevk ediyor.
Şehrin vaadi büyük ancak bu vaade ulaşma ihtimalimiz hep küçük. Kadıköy’ü düşünüyorum, çelik takıcılar ve kafeler cennetine dönüşen semtimiz şu sıra en çok “küçük hazlar” vadediyor sanırım. Dolaşırken minik bir takı satın alıp sahip olma hazzı ya da bir kafede bir kahve bir tatlıyla doyma hazzı. Ekonomik durumun geldiği nokta ile ucuz ve ulaşılabilir olanların sayısı azalıyor. Herkes için ulaşılır ve görece ucuz olan tek şey çelik takı, ya da bir kahve. Daha fazlası değil. Kadıköy’ün kültür sanat ve kent kültürüne dair vaadi elbette sadece çelik takıya evrilmedi. Ancak çelik takı tüm bu küçük haz vaadinin sanki çarpıcı bir numunesi oldu. İstanbul’un ve Kadıköy’ün vadettiği küçük hazların insanlarda karşılık bulması ve insanların bu hazlara yönelmesi ise yaşadığımız zamanın ruhuyla da ülkenin ekonomisiyle de çok ilişkili.
İstanbul’un tanımı birçoğumuz için şuna evriliyor; çokluk içinde yokluk. Zenginleştiğimiz kadar fakirleştik. Hayatlarımıza bir sürü insan dahil oldu ve günün sonunda neredeyse hiçbirini zamansızlıktan göremez olduk. Birçokları ile yakınlık kurmaya mecalimiz kalmadı. Hayatlara teğet geçtik. En iyi tanıdığımız duygu yorgunluk oldu. Şehir bir görsel şölen sundu ama birçoğumuz bu şölenin kıyısında kaldık. Şehrin ışıklarına bakarken uykumuz geldi, çünkü o gün çok çalışmıştık, çok yorgunduk. Şehir dünyaya açılan bir kapı sundu fakat biz metrobüsün kapısından içeri giremediğimizden, değil dünyaya karşı yakadaki evimize bile zamanında gidemez olduk. Yani şehir sundukça sundu ama kime?
Biz bu şehirde ağzımızda bir kaşık, kaşıkta bir yumurta, kırılmasın diye her sabah bir gayretle yola koyuluyoruz. Ancak yolda ne yumurta kalıyor ortada, ne kaşık. Nereye gittiğimizi, nerden geldiğimizi bile unutuyoruz. Yumurta şehrin vaadine olan inancımızsa kaşık da bizim gayretimiz. Ve fakat olmuyor, gün akşama vardığında yorgunluk dışında bir şey kalmıyor. Şarkıda da söylendiği gibi;
“Bu şehir insana tuzak kuruyor
Bu şehir insanı uzak kılıyor
Bu şehir insanı hayli yoruyor
Bu şehir insanı hep kandırıyor”
Kaynaklar:
Candan Erçetin & Ceza. (2004). Şehir [Şarkı]. Melek.
Lefebvre, H. (2016). Şehir hakkı (I. Ergüden, Çev.). Sel Yayıncılık.
Kitaplığımda bir zamandır duran bir hayalet biblosu var. Hayaletin elinde bir balon var. Tek eliyle balona yapışmış ama sürekli devriliyor. Ne yapsam onu düzeltemiyorum. Yanına destekleyecek bir bardak altlığı ve diğer tarafına kocaman bir mum koyuyorum. Birkaç dakika sonra yine devrilmiş oluyor. Balona tutunup uçması gereken bu hayalet ne yaparsam ...
Mahallenin arka ayağı aksayan yaşlı köpeği sokağın köşesindeki mazgalın tam ortasına kakasını yaptı. Sonra döndü, kokladı. Aksayan, sessiz adımlarıyla yoluna devam etti. Sokağın ortasına yaptığı kakaya bir anlam yüklemedi. Dönüp yüzüme baktı. “Salaksın mısın sen?” dedi galiba. Çünkü ben olsam bu doğa olayını düşünür, düşünür, düşünür, sokağa üsteli ...
Mahallenin arka ayağı aksayan yaşlı köpeği sokağın köşesindeki mazgalın tam ortasına kakasını yaptı. Sonra döndü, kokladı. Aksayan, sessiz adımlarıyla yoluna devam etti. Sokağın ortasına yaptığı kakaya bir anlam yüklemedi. Dönüp yüzüme baktı. “Salaksın mısın sen?” dedi galiba. Çünkü ben olsam bu doğa olayını düşünür, düşünür, düşünür, sokağa üsteli ...
"Ben hiçbir zaman kendim için gerçekten yaşayamadım; sadece onun hayata daha çok tutunmasını, onun canlılığını besliyordum." (Baumbach, 2019) “Eş” olmak anlamı gereği eşitlik içeren bir kavram. Ancak eşliğe birtakım duygular hücum ettiğinde anlamını aşan bir şey haline geliyor. Hayatın ortasında durup her yeri kaplayan, varlığını üstünü ...
Nezaketi kurtarmak “-Varoluşa inanıyor musunuz? -Nezakete inanıyorum.” Serseri Aşıklar, Godard, 1960) İnsan varoluşunun önemli bir parçası olan nezaketin hayatı güzelleştirmedeki rolünü görmezden gelemeyiz. Nezaket bir ...
Taylan 9 yaşındaydı, çok umutsuz, depresif olduğum zamanlardan birinde bana çocukluk oyuncağımı hediye edip şöyle bir not yazmıştı: “Canın daraldığında kullanman için.” Hayatımda aldığım en güzel hediye o küçük oyuncak oldu. Bana hayatla baş etmenin biraz da onunla oynayabilmekten geçtiğini hatırlattı galiba. Şimdi ne zaman bir “darlığa” düşsem Tay ...
-Rüyamda seni gördüm. Kocaman bir heykelin başıydın, kırılmıştın. Her yer senin kırıntılarınla doluydu. Küçük küçük heykel başları, ayağımı bastığım her yerde… Üstünde yürüdüm kırıntılarının. Bir enkazın üstünde yürümek gibiydi. Yürüdükçe geçmişin sesine benzeyen tıkırtılar geliyordu, karda yürümeye de benziyordu, bastığım yere gömülüyordum. Yokuş ...
“Odalarda kapanıp oturdunuz İçinize evin serin sessizliği doldu. Koruyucu duvarlara borçlusunuz Çevrenizde dalgalanan dostluğu.” (Necatigil, 2017). Ev bir yuva ihtimali hep… Ama öyle bir yer ki yuva olmaya ramak kala betona dönüşebilir. Dört duvardan bir anda yuvaya dönüşebilir. Ev sabit bir şeyden çok sanki dönüşen, canlı bir organi ...
Gün ışırken plajın kimsesiz kıyısında sakin yürüyorum, kulağımda bir şarkı; “geçmiyor zaman, gelmiyor o an, senden bana kalan, güzel her şeyi yakan, alev sönsün artık”* Sahilin yaşlı köpeği benle birlikte yürüyor. Hemen bir isim veriyorum ona: “Fufu”. Sokakta, orada burada tanıştığım hayvanlara hemen o anda anlamsız bir isim ver ...
Her şey iyi bir öğrenci olmanla başladı. Ödevlerini aksatmayan iyi bir öğrenci, ailesinin sözünden çıkmayan iyi çocuk, işini doğru yapmaya çalışan beyaz yakalı, kafasını kitaptan kaldırmayan iyi okur, sevgisini esirgemeyen iyi partner, her ihtiyaç duyulduğunda orada olan iyi arkadaş... Çizgiyi hiç aşmadın. Her şeyin en doğrusu, düzgünü. Hep aklı ba ...
“Sabah 08:30, evden çıktım. Adeta gök yere iniyor, öyle bir yağmur var. Kendimi ilk bulduğum taksiye attım. Taksici soruları ve konuşmalarıyla bu 10 dakikalık yolu bana zehir etti. Önce uzaktan görünce fark edilecek kadar dikkat çekici olduğumla başladı, İstanbul’da hayatın ne kadar zor olduğuyla, tek başıma kalmamam gerektiğiyle devam etti, eğer y ...