Kitaplığımda bir zamandır duran bir hayalet biblosu var. Hayaletin elinde bir balon var. Tek eliyle balona yapışmış ama sürekli devriliyor. Ne yapsam onu düzeltemiyorum. Yanına destekleyecek bir bardak altlığı ve diğer tarafına kocaman bir mum koyuyorum. Birkaç dakika sonra yine devrilmiş oluyor. Balona tutunup uçması gereken bu hayalet ne yaparsam yapayım uçamıyor. Başka biçimde yaklaşsam uçar mıydı diye düşünüyorum, yerini değiştiriyorum, olmuyor. Düşüyor, balonu sımsıkı tutuyor ama balonla beraber yana devriliyor, asla yukarıya asılamıyor. Balonun ağırlığı mı hayaleti deviriyor, yoksa hayaletin duruşu mu bir türlü çözemiyorum. Balonu bir bıraksa belki de kendi kendine havada asılı kalacak diye düşünmeye bile başladım. Esas sorun taşıdığı balon mu hakikaten, yoksa bir türlü kim olduğunu hatırlayamayan hayaletin kendine yabancılaşması mı?
Hayat bazen unutturur. Seçimlerin, mutsuzlukların, olduramadıkların tarafından kuşatılınca kim olduğunu, aslında ne istediğini, ne yapabileceğini unutursun. Eline bir balon da tutuşturulsa uçamayan bir hayaletsindir artık. Esasında yorgun bir hayaletin önüne ilk gelen balona tutunup uçmaya çalışmasını anlıyorum. Kendini balona taşıtmaya çalışmasını da. Fakat unuttuğu önemli şey; bir balonun bir hayaleti taşıyamayacağı. İkisinin başka varlıklar olduğu, başka biçimlerde uçabileceği.
Hayaletin ihtiyacı olan şey cesaret. Cesaret! Ne büyük kelime. Bazen hayatın yapıtaşı cesaretmiş gibime geliyor. Ama cesaret sanki verilen değil de doğurulan bir şey. Kendi yaratamadığı sürece kimse kimseye cesaret satamaz. Yıllarca terapiye gelen biri cesaret edemediği sürece o nefret ettiği işten ayrılamaz, ölü ilişkisinden boşanamaz, annesinden ayrışamaz, hayır diyemez, büyüyemez yani. Cesaret ne kadar hayatın yapı taşıysa korku da o kadar yapı taşı. Korkmadan yaşanamaz. Ve bu ikisi birbiriyle sürekli bir çatışma halindedir. Çocukken korktuğumuz yatağın altındaki canavar büyüdüğümüzde birden patronumuza, sevgilimize, çocuğumuza dönüşür. Korkunun belirsiz nesnesi can bulur.
İnsanın neye cesaret edip neye etmemesi gerektiğini anlaması bile bazen yıllar sürüyor. “Deli cesareti” tabiri boşuna değil. Yönsüz bir cesaret, delice, kendini imha etmeye meyilli oluyor. Ancak benzer biçimde korku da insana potansiyelini imha ettiriyor. Her şeyi çok iyi bildiğimi sandığım zamanlarda durup kendime ‘Bildiklerimi hayata katacak cesaretim var mı?’ diyorum. Çünkü saf bilgi, onu hayatıma dahil etmediğim sürece bir yük olmaya başlıyor. Bu hep böyledir. O çok sevdiğiniz partnerinizle artık ortak bir paylaşımınız olmuyorsa mesela, bu bilgi bir yük olarak ortanızda, bazen sırtınızda durur. Durdukça ağırlaşmaya, gözünüze batmaya, ayağınıza dolanmaya başlar. Zamanı geldiğinde bu bilgi -eğer siz onu konuşmaya, anlamaya, çözmeye yeltenmezseniz- kendini ilişkinin semptomu olarak dayatır. Hatta bazen öyle güçlüdür ki ilişkiyi infilak ettirir. Sadakatsizliklerin altında kimi zaman çok basit ama üstüne gidilmekten kaçınılmış bir bilgi yatar; “Artık heyecanlanmıyoruz.” ya da “Duygum görülmüyor.” veya “Yorgunum.”. Bu bazen daha büyük, daha sert bir bilgidir; “Artık senle hayatı paylaşmak istemiyorum.” Farklı kılıklarda karşımıza yeniden çıkan korku/kaygı ise şunun gibi şeyler söyler; “Peki çocuklar ne olacak?”, “Nasıl geçineceğim?”, “Kararımın sonuçlarıyla nasıl baş edeceğim?” Bu ve benzeri iç monologlar sonsuza dek sürebilir. Gerçekliğin sandığımız kadar yıkıcı olmayabileceği, çocukların kendini onarma kapasitesinin azımsanamayacak kadar kuvvetli olduğu, koşulların tekrar düzenlenebileceği, destek mekanizmalarının canlandırılabileceği ve yaşamın başka türlü akabileceğini hatırlamak içerdeki korku krallığının yıkılmasına yardımcı olabilir.
Balon ve hayalet meselesine geri dönecek olursak; eldeki sıkıca yapışılan balon kimine göre aile kurumu, kimine göre yasak ilişki ya da birtakım bağımlılıklar olabilir. Haz verdiğini, yukarıya taşıdığını düşündüğünüz şeyin verdikleri sürdürülebilir değilse, kısa zamanda tükeniyor, yerine hep yenisini koymak gerekiyorsa, sizi anlık olarak eğliyor ancak tatmin etmiyorsa belki de korkularınızla bir daha karşılaşmayı göze almanız gerekiyordur. Neticede herhangi bir şeyin sürekli haz vermesi ne kadar olanaksızsa kısa süreli hazların tüketiciliği de o kadar gerçek. Perspektifi hazdan doyuma çevirmek, zor da olsa, insanın kendine sadakati açısından kıymetli. Savrulmalarda kendimizi kaybetmek, yeniden bulmak için de bir başlangıç olabilir. Önemli olan tekrar uçabilmeyi nasıl başaracağımız; balonla mı kendi gücümüze güvenerek mi?
Mahallenin arka ayağı aksayan yaşlı köpeği sokağın köşesindeki mazgalın tam ortasına kakasını yaptı. Sonra döndü, kokladı. Aksayan, sessiz adımlarıyla yoluna devam etti. Sokağın ortasına yaptığı kakaya bir anlam yüklemedi. Dönüp yüzüme baktı. “Salaksın mısın sen?” dedi galiba. Çünkü ben olsam bu doğa olayını düşünür, düşünür, düşünür, sokağa üsteli ...
Mahallenin arka ayağı aksayan yaşlı köpeği sokağın köşesindeki mazgalın tam ortasına kakasını yaptı. Sonra döndü, kokladı. Aksayan, sessiz adımlarıyla yoluna devam etti. Sokağın ortasına yaptığı kakaya bir anlam yüklemedi. Dönüp yüzüme baktı. “Salaksın mısın sen?” dedi galiba. Çünkü ben olsam bu doğa olayını düşünür, düşünür, düşünür, sokağa üsteli ...
"Ben hiçbir zaman kendim için gerçekten yaşayamadım; sadece onun hayata daha çok tutunmasını, onun canlılığını besliyordum." (Baumbach, 2019) “Eş” olmak anlamı gereği eşitlik içeren bir kavram. Ancak eşliğe birtakım duygular hücum ettiğinde anlamını aşan bir şey haline geliyor. Hayatın ortasında durup her yeri kaplayan, varlığını üstünü ...
Nezaketi kurtarmak “-Varoluşa inanıyor musunuz? -Nezakete inanıyorum.” Serseri Aşıklar, Godard, 1960) İnsan varoluşunun önemli bir parçası olan nezaketin hayatı güzelleştirmedeki rolünü görmezden gelemeyiz. Nezaket bir ...
Taylan 9 yaşındaydı, çok umutsuz, depresif olduğum zamanlardan birinde bana çocukluk oyuncağımı hediye edip şöyle bir not yazmıştı: “Canın daraldığında kullanman için.” Hayatımda aldığım en güzel hediye o küçük oyuncak oldu. Bana hayatla baş etmenin biraz da onunla oynayabilmekten geçtiğini hatırlattı galiba. Şimdi ne zaman bir “darlığa” düşsem Tay ...
-Rüyamda seni gördüm. Kocaman bir heykelin başıydın, kırılmıştın. Her yer senin kırıntılarınla doluydu. Küçük küçük heykel başları, ayağımı bastığım her yerde… Üstünde yürüdüm kırıntılarının. Bir enkazın üstünde yürümek gibiydi. Yürüdükçe geçmişin sesine benzeyen tıkırtılar geliyordu, karda yürümeye de benziyordu, bastığım yere gömülüyordum. Yokuş ...
“Odalarda kapanıp oturdunuz İçinize evin serin sessizliği doldu. Koruyucu duvarlara borçlusunuz Çevrenizde dalgalanan dostluğu.” (Necatigil, 2017). Ev bir yuva ihtimali hep… Ama öyle bir yer ki yuva olmaya ramak kala betona dönüşebilir. Dört duvardan bir anda yuvaya dönüşebilir. Ev sabit bir şeyden çok sanki dönüşen, canlı bir organi ...
Gün ışırken plajın kimsesiz kıyısında sakin yürüyorum, kulağımda bir şarkı; “geçmiyor zaman, gelmiyor o an, senden bana kalan, güzel her şeyi yakan, alev sönsün artık”* Sahilin yaşlı köpeği benle birlikte yürüyor. Hemen bir isim veriyorum ona: “Fufu”. Sokakta, orada burada tanıştığım hayvanlara hemen o anda anlamsız bir isim ver ...
Her şey iyi bir öğrenci olmanla başladı. Ödevlerini aksatmayan iyi bir öğrenci, ailesinin sözünden çıkmayan iyi çocuk, işini doğru yapmaya çalışan beyaz yakalı, kafasını kitaptan kaldırmayan iyi okur, sevgisini esirgemeyen iyi partner, her ihtiyaç duyulduğunda orada olan iyi arkadaş... Çizgiyi hiç aşmadın. Her şeyin en doğrusu, düzgünü. Hep aklı ba ...
“Sabah 08:30, evden çıktım. Adeta gök yere iniyor, öyle bir yağmur var. Kendimi ilk bulduğum taksiye attım. Taksici soruları ve konuşmalarıyla bu 10 dakikalık yolu bana zehir etti. Önce uzaktan görünce fark edilecek kadar dikkat çekici olduğumla başladı, İstanbul’da hayatın ne kadar zor olduğuyla, tek başıma kalmamam gerektiğiyle devam etti, eğer y ...