İnsan lekesi

28 Temmuz 2022 - 16:07

       Akşamüstü Philip Roth’un “İnsan Lekesi” isimli romanını okuduğum terasımda, gece yarısından sonra “Hap Koydum” şarkısıyla kalça tokuşturacağımı tahmin etmiyordum. “Tüm apartmanın sahibi” mertebesinden, yıllar içinde daireleri sata sata “apartman yöneticiliği” sıfatına kadar düşmüş İsmail Tapan tarafından “yüksek ses” ve “münasebetsizlik” suçlamalarıyla uyarılacağımı da… Zile ard arta bastı İsmail Tapan. Sabrının sonuna geldiğini göstermek için kapı zilini hiç boşluğu olmayan bir tür uyarı sirenine çevirmek istiyor gibiydi. Öfkeyle karışık bir korkuyla kapıyı açtığımda içinde “polis” kelimesi geçen sert bir ültimatom yedim. O kadar tehditkâr konuşuyordu ki korkumun tümüyle öfkeye dönüşmesi uzun sürmedi. İsmail Tapan, polisi aramamış olmasına duacı olmam konusunda ısrarcıydı. Müzik sesinin gerekirse kolluk kuvvetleriyle bastırılması gerektiğine inanan, feodal ahlakını görgü kuralları diye yutturmaya çalışan hastalıklı bir zihniyetle karşı karşıyaydım. 

      Olaylar hızlı gelişti. Sevgilimin bir meyhanede kutlanan doğum gününden sonra, “aman içmekler hiç bitmesin” tavrımla topluluğu evime davet etmem, tekelden biralar aldırmam ve terasta açılan şarkıların büyük bir hızla kalite kaybetmesi çok uzun sürmedi. Trakyalı arkadaşların oynamaya yatkın grubumuzu domine etmesi çok kolay oldu. Egeliler İstanbullular ve İç Anadolular, oyun anlamında kısıtlı kendi ezgilerini terkedip kalça tokuşturmaya, ayak attırmaya, çamaşır çitilemeye gönül verdiler. Oynar eklemlerimizi sonuna kadar kullanıyorduk. Kalçalarımızın, omuzlarımızın, bileklerimizin limitlerini zorlayarak çalan şarkılarla infilak halinde bir ilişki kuruyorduk. Oynayanın önde gideniydim. Bir Egeli olarak oynasın diye bedenimi Trakya’ya teslim etmiştim. Ortam çok neşeliydi. Ayşegül Aldinçlerin, Ozbilerin, Melek Mossoların teraslarına benzemiyorduk. Kimse herhangi bir enstrüman çalmıyordu, içerde kedi filan yoktu, Kadıköy’ün her an muhabbet başlatabilen görgüsünden ve akustik duygulardan çok uzaktık. 65 yaşındaki İsmail Tapan işte tam bu coşkunun ortasında çaldı zili. Çünkü modern insan, atalarının ezgileriyle atalarından daha arzulu oynarsa buna son verecek olan yine atalarımızdır. 

      “Polis çağırmadığıma dua edin!” diyordu İsmail Tapan. Zili ben kapıyı açıncaya kadar aralıksız çalmasındaki ve ben kapıyı açar açmaz da polis kartını sürmesindeki sebebin o sırada çalan “Hap Koyduk” şarkısıyla ilgili olabileceğini düşünüyorum. Üst kat büyük bir coşkuyla hap koyuyorsa alt katın da polis koyması normal sayılabilir. “Kusura bakmayın, haklısınız” diye karşılık verdim, ama öfkesi kuru bir özürle dineceğe benzemiyordu İsmail Tapan’ın. Terbiyesizlikten başlayarak ahlaksızlığı imaya varan konuşması boyunca, gürültüden rahatsız olmuş gibi değil de, aksine bu durumdan bir varoluş çıkarmış gibi davranıyordu. 

    Gittikçe öfkeleniyordum. Kişisel kavga tarihimde pek çok kez, “Yalnız beyefendi bakın siz…” diye başlayarak karşı tarafı nezaketimle zor durumda bırakmış, yersiz tehditler savuran insanları çağdaşlığın dışına iterek zaferler kazanmışlığım vardır. Modern dalaşmalar çok uzun bir mızrağın sadece ucunu batırmaya benzer ve oldukça kolaydır. Fakat içinde bulunduğumuz durum alışık olduğum “pekâlâ modern olan kazansın” düsturuyla başladığım mücadelelere benzemiyordu. İsmail Tapan, insanca olmayan tavırlar sergileyen, lümpen taraf olmasına rağmen daha iki dakika önce teraslarda hap koyan bendim. Dara düşmüştüm ve dara düşen her insan gibi “sen kimsin!” seviyesine gerilemek üzereydim. Konuşma sertleşirken terastan inerek yanımıza gelen Murat, beni usta bir el hareketiyle mutfağa doğru iteleyerek İsmail Tapan’ı yumuşatmaya girişti. Kısa sürede başarılı da oldu. Kapının sulh içinde kapanma sesiyle, benim -hazır mutfağa itelenmişken- bira açma sesim aynı ana denk düşer.

     Şenlik dağıldı. Salona indik. Vakit yaşanan olayı enine boyuna irdeleme vaktiydi. Ya da ben öyle sanıyordum. Alkolün duyguları uçlara taşıyan sahte coşkusuyla öfkem daha da kabarmaya başlamıştı. Olayı kontrolsüz bir biçimde dramatize etmeye başladım. Türkiye apartmanlar tarihinde benzeri defalarca yaşanmış bir olayı ülkemizin rezil kaderine, iktidarın mantalitesine, çözümsüz bir zihniyet çatışmasına bağlamaya yeminli gibiydim. Aman ne laflar! Konuştukça konuştum. Çok ciddiye alındığım söylenemez; yaşadığım öfke patlaması Trakyalı arkadaşların boşvermiş tavırları arasında eriyip gitti. Trakyalılar ve diğer arkadaşlar evden ayrıldıktan sonra, öfkem sevgilim karşısında yeniden yüz bulsa da, saat sabahın dördü olduğu gerekçesiyle çok ciddiye alınmadım. Tek başıma kalınca terasa çıkarak bira içmeye devam ettiğimden mecburen bir bildiri kaleme almak durumunda kaldım:

      Bak Tapan Efendi! Sosyal psikolojide senin bu yaptığına “şikâyetten beslenme” denir. Evet sallıyorum, ama bunu hak ediyorsun. Kendi mutsuzluğunun farkında olmadığından etrafınla iletişim kurmak yerine, sinsice onları izliyor ve onların neşesini “gürültü”, “rahatsızlık”, “kişisel yaşantıya müdahale” gibi görece çağdaş kavramlarla ortadan kaldırmaya çalışıyorsun. Derdin, seni rahatsız edenler değil tanımlayamadığın kendi yaşamsal sıkıntılarındır Bay Tapan. Anlıyorum, sana rahatsızlık verenlerden beslenerek boktan ve monoton hayatına bir anlam arıyorsun, ama şunu bil ki, seni rahatsız edenleri ortadan kaldırsak beslenme kaynakların da ortadan kalkacağından daha da saçma besi yerleri bulmaya çalışacaksın. Çağrı merkezleri, taksiciler, apartman görevlileri, garsonlar ve hatta kendi ailenden geçici besi yerleri ayarlayacaksın. Kabul et, benim terasımdan yükselen sesler senin için adeta koluna takılı bir serum gibi sağlığına iyi geliyor. Benim terasım senin için bir yaşam destek ünitesidir. Kesilmesi ölüm demektir.

Yazarın Diğer Yazıları

Susadın mı Emre?

       “Suluğun nerde? Suluğunu kayıp mı ettin? Nerde suluk?” Çocuktan cevap gelmiyor ama anne hızla sormaya devam ediyor: “Okulda mı unuttun suluğu? Oğlum cevap versene, okulda mı unuttun yeni aldığımız kırmızı suluğu?” Hayatımda hiç bu kadar art arda “suluk” dendiğini duymadım. Çocuk bu hastalıklı sorguyla ilgilenmeyince, anne bu defa yanındaki y ...

İçime ata ata

Terk ettiğim zamanı yeniden kazanmak ve kişisel evrenime büyülü nağmeler katmak için kulaklık kullanmaya karar verdim. Kırk yaşımı çoktan devirmeme rağmen, hayata yeniden başlamanın kendim için yeni bir şeyler satın almaktan geçtiğini sanabiliyorum. Hayatım, kendi dizaynımı yaratmak yerine başkalarınınkini taklit etmekle geçtiğinden orijinal bir ka ...

Yazınımızda konak edebiyatı

Ürgüp-Göreme-Safranbolu gibi yerler için henüz yaşımızın erken olduğunu, fazla yöreselliğin ve aşırı doz bakraçta ayranın bize ağır geleceğini anlatmaya çalıştıysam da dinletemedim. Yapacağı geziler öncesi yörenin ümüğünü internetten sıkan bir arkadaş, “Abi Safranbolu Unesco tarafından ‘Dünya Miras Listesi’ne alındı,” diyerek planlanan otantik gezi ...

Neyim var benim?

Nice insan, ağrılar ve öleceğine dair kaygılar içinde acile gitmiş, gerekli tetkiklerin ardından o gün ölmeyeceği ima edilerek eve geri gönderilmiştir. Gerçekten de eve gönderilen insanların büyük bir çoğunluğunun ölmediği ve üstelik ertesi sabah işe gittiği görülmüştür. Tıp bazen bir ima bilimidir, insana olan saygısı dolayısıyla, kalkıp gece yarı ...

Biri bize gülüyor

Loş ışıkta yüzü asla görünmeyen, fakat dev bir cüsseye sahip olduğu anlaşılan adam sürekli kahkahalar atıyor. Sol elinde yalnızca kadim sırları bilenlerin tanıyacağı armalı bir yüzük var. Yüzüklü elinde tuttuğu purodan dış mihraklara özgü yoğun dumanlar yükseliyor. Sağ elinin altındaysa sürekli okşadığı bir kedi yatıyor. Kedinin adı Opus. Yıllardır ...

Bütün dünya ayılmamı bekliyor

“Tünel’deyim kahvemi içip ayılmayı bekliyorum,” dedi telefondakine. Artık duymaya alıştığımız standart bir başlangıç bu. Son yıllarda kahvesini içmeden kendine gelemeyen insan popülasyonuna her gün yenileri ekleniyor. Sanki kahvelerini içmezlerse o gün ayılamayarak ertesi güne devredeceklermiş gibi davranıyorlar. Çağdaş dünya için kahvenin tılsımı ...

ARŞİV