Müziğin kimyageri

04 Nisan 2025 - 09:00

Hani tv’deki durum komedilerinde (sitcom), aile içinde mutlaka muzip bir kardeş, enişte, kayınço ya da bacanak ön plana çıkar ya, her daim pozitif enerjiyle yüklü, bulunduğu ortamı neşelendirip hareketlendiren, herkes tarafından sevilen, müstesna bir kişilik… rahmetli bacanağım tam da böyleydi işte, çocuk tarafını canlı tutmayı başaranlardan!

Annesini küçük yaşta yitirmişti. Kendisini büyüten babası Sami Beyle birlikte Feneryolu’nda oturuyorlardı. Alman Lisesini başarıyla bitirmiş, o zamanki adıyla Robert Kolej, şimdiki Boğaziçi Üniversitesi’nden kimya mühendisi olarak çıkmıştı. Yüksek lisans eğitimini İngiltere’de Swansea Üniversitesi’nde tamamlayıp yurda döndükten bir müddet sonra Kıbrıs’ta bir tatil esnasında tanımıştı Modalı Ethel’i.

İki genç bir müddet gizlice buluşup flört etmişler, ardından hayatlarını birleştirmeye karar vermişlerdi. Farklı inanç ve kültürlerden gelmeleri önemli değildi ama, ortada çözülmesi gereken büyük bir sorun vardı: Müstakbel bacanağım, onca yıl kimya ile yatıp kalkmış olmasına karşın notaların kimyasını kimya formüllerinden daha fazla seviyordu. Müziğe olan yeteneğini henüz çok küçükken fark eden babası Sami Bey, daha sekiz yaşına basar basmaz onu İstanbul Belediyesi Konservatuarı’na yazdırmış, eve bir piyano almıştı. Bu yatırım çok geçmeden meyvesini verecek, yetenekli çocuk önce okul orkestrasında, ardından Timur Selçuk’un kurduğu orkestrada kendisine yer edinecekti. Besteleyeceği parçalar ise ses getirecek, adı Türkiye çapında duyulacaktı.

Fakat biz yine 1980 yılına dönelim. Sevgilisinin müzik tutkusu Ethel’i mutlu ediyordu. Oysa babası “ben kızımı asla çalgıcıya vermem” diye tutturmuş, Nuh diyor peygamber demiyordu! Sonunda aşk ağır bastı, bacanağım istemsiz de olsa bir büyük ilaç fabrikasının kalite kontrol biriminde çalışmaya başladı. İki sevdalının birlikteliği böylelikle ailenin yüce makamı tarafından kabul gördü ve nikah masasına oturuldu.

Gelin görün ki, zamanla birlikte bacanağımın müziğe olan amansız tutkusu ve işindeki mutsuzluğu kayınpederimizi o denli etkiledi ki, damadının bir ses kayıt stüdyosu açmasına destek oldu. Doğrusu damat da pek çok güzel eserini  Etiler’deki bu stüdyoda hayata geçirerek aldığı desteğin hakkını ziyadesiyle ödedi.

Melih Kibar’la dostluğumuzun temelleri, gizli aşkın filizlenme döneminde atıldı. Sık sık bir araya geliyor, aileye açılmak için çeşitli stratejiler geliştiriyorduk. Bu esnada yeni bestelerini de ilk olarak dinleme ayrıcalığına sahiptim. Öylesine büyük bir coşkuyla piyanosunun tuşlarına girişirdi ki, gözlerimi yumunca önce Melih’in bu müzik aletiyle dövüştüğünü, ardından şefkatle seviştiğini hayal ederdim. ‘Hababam Sınıfı’nın varyasyonlarını çalarken an gelir neşelenip coşar, an gelir hüzünlenip romantikleşirdi. Sonra, her nasılsa aniden ‘Mastika’ya geçiş yapardı. Bu parça onu öylesine eğlendirirdi ki, parmakları piyano tuşlarının üzerinde hızla gezinirken, arada kahkahalar atarak dinleyenleri neşesine ortak ederdi.

Melih’in bir özelliği de iyi fıkra anlatmasaydı. Bu konuda bayağı yetenekliydi. Anlattığı fıkranın komiklik derecesi pek önemli değildi, onun ağzından çıktığında, fıkrayı önceden bilenler bile katıla katıla gülmeden edemezdi.

Piyano başında dinlettiği yeni bestelerinin üzerlerine söz yazılmaması, enstrümantal -hatta mümkün olduğunca akustik- olarak icra edilmelerini telkin etmeye çalışırdım. Bana göre besteleri o denli mükemmeldi ki, herhangi bir söz yazarının bu melodilerin hakkını vermesi çok zordu. Yıllar sonra gerçekleştirdiği “Yadigar”(2001) ve “Saat Sabahın Dokuzu” (2003) albümlerindeki enstrümantal parçalar dinlendiğinde, ne demek istediğim çok daha iyi anlaşılır. ‘Sucu Çocuk’, ‘Sessiz Veda’, ‘Hababam Sınıfı’ ve hatta ilk bestelerinden ‘Çoban Yıldızı’ en güzel örneklerdir. İddia ediyorum, şayet Melih Kibar farklı bir coğrafyada ve daha önceki bir zaman diliminde dünyaya gelmiş olsaydı, rahatlıkla bir Beethoven ayarında olurdu.

Mükemmeliyetçi insanların yaratıcılıkta sorunlu oldukları, hata yapmaktan çekindikleri için kendi kendilerini engelledikleri ve layıkıyla üretemedikleri söylenir. Oysa Melih Kibar bir mükemmeliyetçiydi. Onun yaşam felsefesinde hataya yer yoktu. Beste yaparken de, yemek pişirirken de -ki çok da iyi bir ahçıydı, kalkan balığının kemiğinden yaptığı çorbanın tadı hâlâ damağımdadır- hata yapmamaya büyük özen gösterirdi. Ancak buna karşın son derece üretkendi! Beyni notalarla o denli yüklüydü ki, asansör bekleme sürecinde bile beste yaptığına tanık olmuşumdur.

Melih Kibar bundan tam yirmi yıl önce, 7 Nisan 2005’te aramızdan ayrıldığında 54 yaşındaydı. Rahatsızlığının ne beynini işgal eden notalarla, ne de son yıllarında yüzünde beliren vitiligo hastalığının lekeleriyle ilgisi vardı. Çağımızın amansız hastalığı kansere yenik düşmüştü.

Her yıl 7 Nisan’da, sevgili eşi Ethel, kızı Merve ve kendisini hiç tanıyamamış olan torunu Mercan, Beylerbeyi yamacından Boğaza bakan Nakkaş Baba Mezarlığındaki kabrinde onu ziyaret ederlerken, “Sessiz Veda”nın nağmeleri rüzgârın hüzünlü uğultusuyla birlikte kulaklarında yankılanır…

ARŞİV