Sabiha Sertel, ülkemizde gazeteciliği meslek olarak benimseyen ilk kadın gazeteciydi. Eşi Zekeriya Sertel ile birlikte aydınlanma sürecimizde önemli yeri olan gazete ve dergiler yayınladılar. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dayanaklarını oluşturan reformları desteklediler. Hatta Sabiha Sertel bununla da yetinmeyip daha gelişmiş bir toplum projesi için mücadele etti. Sabiha Sertel’in Osmanlı Selânik’inde başlayan hayatı, Cumhuriyet İstanbul’unda sürdü, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri’nde, sürgünde sona erdi.
Selânik
Sertel’in hayata başladığı Selânik, Osmanlı yönetiminde geçen dört yüz seksen iki yıl boyunca çok uluslu, çok kültürlü, çok dilli bir kent olma özelliğini sürdürdü. Kentin sosyalleşme mekânı Beyaz Kule çevresiydi. Selânikliler piyasa yapmaya, eğlenmeye oraya giderdi. Selanik İstasyonu’nun bir tarafına bakan Beşçınar Bahçesi de dönemin meşhur mekânları arasındaydı. Floka Pastanesi ise en gözde buluşma mekânıydı. İmparatorluğun İstanbul’dan sonraki bu en canlı kenti, eski İstanbulluların deyimiyle “Avrupai Osmani” ydi. Sabiha Hanım’ın yaşadığı yıllarda Selânik, Yahudilerin de önemli bir nüfus oluşturduğu bir kentti. 60.000 civarında Sefarad ve 20.000 civarında “Selânikli” yaşardı. Değerli bir liman kentiydi. Tam bir dört yol ağzı olarak, demiryolu ile İstanbul’a ve Avrupa’ya açılırdı. Sanayisi gelişmişti. Bu nedenle Osmanlı’da ilk işçi hareketleri de Selânik’te başladı. Grev hakkı ilk kez Selânik’te konuşuldu. Basın-yayın faaliyetleri çok güçlüydü. Ladino, Türkçe, Bulgarca, Rumca olmak üzere dört dilde günlük gazete çıkardı.
Bu sosyo-kültürel birikime rağmen, dönemin koşullarının sonucu kadınların üniversiteye gitmesi mümkün olmadığı için, genç Sabiha Nazmi (Sertel)’in önderliğinde bir cemiyet kuruldu: Tefeyyüz (Aydınlanma) Cemiyeti. Sabiha Hanım, meraklı, okumak isteyen kızları bir araya getirdi, harçlıkları birleştirip, özel öğretmen tutarak üniversite seviyesinde eğitim aldılar. Günler böyle geçerken, Selânik tarihine damgasını vuracak iki büyük olay yaşandı ki tarihsel sürecin değişmesine neden oldu: Balkan Harbi ve Mübadele. Balkan Harbi’nin sonuçları Selânik’in çok uluslu yapısını değiştirdi. Orhan Türker’den1 aktarırsak, 9 Kasım 1912 sabahı, Yunan birlikleri, veliaht Prens Konstantinos’un arkasında şehre girdiği zaman, Selanik’te herkes ağlıyordu. Türkler, utanç ve üzüntüden; Rumlar, sevinçten; Yahudiler, çaresizlik ve sıkıntının yarattığı belirsizlikten; Bulgarlar ise Selânik’i son anda elinden kaçırmanın öfkesinden…
İstanbul
Sabiha Sertel’in ailesi dahil, “Selânikliler”e mensup pek çok aile, Balkan Harbi’nden sonra kenti terk etti. Sabiha Hanımın ailesi, Selânik’i ilk terk edenler arasında yer alıyordu. Nişantaşı’na yerleştiler. Akrabalarına ve dostlarına nazaran daha mâkul bir hayat sürdüler. Bütün aile Şişli-Nişantaşı’nda, birbirine yakın evlerde oturdular. Bu çevrenin kadınlarının hemen hepsi son derece şık, becerikli, hamarat, ailelerine çok düşkün kadınlardı. Bir araya gelince genellikle bezik oynarlar ya da Şişli Terakki Okulu’nun geleneksel kermesine hazırlanırlardı. “Selânikliler”in kadınları el işleri ile ünlüydü. Bu kermesler de kadınların yaratıcılıklarını kanıtlamalarına vesile olurdu. Kadınlar biraraya gelip, saatlerce kanaviçeler işler, oyalar yapardı… Sabiha Hanım ise sonraki yıllarda aşçılığı ile arkadaş çevresine ünlense de o bu kadın toplantılarına katılmazdı. Bilinçli bir tercihle uzak durduğu anlatılır.
Sabiha Sertel, ataerkil bir toplumda, erkek egemen bir basın dünyasının içinde kendini gerçekleştirmeye çalışan bir kadın oldu. Sabiha Hanım ve eşi Zekeriya Bey hep birlikte anıldı. Genellikle “Serteller” gibi homojen bir yaklaşım egemendir. Oysa ki pek çok konuda farklı düşünürlerdi. “Serteller” gibi homojen bir kişileştirmeden söz edilebilir mi? Emin değilim… Zekeriya Bey, politik olmasına rağmen, marksizmle her zaman mesafeliydi. Sabiha Hanım ise marksist düşünceye daha yakın oldu. Sabiha Hanım ve Zekeriya Bey, Türkiye’de demokrasinin tesis edilebilmesi için bütün güçleriyle çalıştılar. Çok parlak ve güvenli bir kariyere sahip olacakken, bunu reddettiler. Bedel ödediler. Bütün bunları gözeterek soruyorum… Mücadelesini verdikleri toplumsal yaşama biçiminin nedenselliğini oluşturan olaylar karşısında yeterli tepki gösterdiler mi? Örneğin Varlık Vergisi karşısında Tan Gazetesi’nin tutumu ve/veya 1915 konusunda derin suskunluk… Sertellerin kendilerini eksik bir tarih anlatısı üzerine inşa ettiğini söyleyebilir miyiz? Emin değilim… Belki de bu sorunun cevabını çiçeği burnunda “Roman Gibi” belgeselinden alacağız. Sabiha Sertel’in yaşam öyküsünden, mücadele mirasından yola çıkarak, adını Sabiha Sertel’in kitabından alan “Roman Gibi” belgeseli, bu yıl Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde, en iyi belgesel ödülünü kazandı. Belgesel Sabiha Sertel’in ikinci kuşak yeğeni Nur Deriş’in öncülüğünde, Tayfun Belet’in yönetmenliğinde hazırlandı. Şimdilik sadece festivallerde ve özel gösterilerde yer alıyor fakat süreç içinde belli platformlarda da izlenebilecek. Kaçırmamalı!
Yaşadıkları tehditler, yağmalar ve baskılar karşısında binbir emekle kurdukları evlerini, çok sevdikleri Moda semtini, Mano Palas’ı bırakıp, yurt dışına göçmek zorunda kalan Sertel çiftini saygıyla anıyorum.
1 Orhan Türker. Selanik’ten Thessaloniki’ye. 2012. Sel Yayıncılık
Tatavla… Başlangıçta küçük bir Rum köyü; Kasımpaşa, Yenişehir, Dolapdere, Sinemköy, Feriköy, Pangaltı ve Cinderesi semtleriyle çevrili. Uzun yıllar Tatavla’da yaşayan erkeklere Rumca olarak Tatavlianos, kadınlar ise Tatavliani denilmiş. Kuyuları, bostanları, kunduracıları, tulumbacıları, kabadayıları, meyhaneleri, karnavalı, sporcuları ve genç kız ...
Barsegh Kanachyan, Tekirdağlı (Rodosto) bir kunduracının oğluydu. Gedikpaşa’daki Mesropyan Okulu’nda eğitim gördü. 1910’da Gomidas ile karşılaştı. Gomidas’ın üç yüz öğrencisinden biri oldu. Gomidas Vartabed, zamanla bu sayıyı on altıya indirdi. Sonra beşe… O beş kişinin en yeteneklisi Kanachyan’dı. Ermenistan millî marşı Mer Hayrenik (Մեր Հայրենիք/ ...
Baylan Pastanesi’nin sahibi Bay Harry Lenas’ı tanıma fırsatı bulmuştum. Bu nedenle yitip gitmiş bir duyarlılığı, yaşama biçimini ucundan kıyısından yakalamayı başarmış şanslı bir insan olduğumu düşünüyorum. Bay Harry, hemen hemen her gün Kadıköy Baylan’a gelirdi. İlerlemiş yaşına rağmen, son güne kadar işinin başındaydı. Her zaman şıktı, özenliydi ...
Yemek kültürü ve şarap uzmanı Levon Bağış’ın Agos Gazetesi’ndeki “Obur” başlıklı köşesinde 2013-2020 yılları arasında kaleme aldığı yazılardan oluşan bir seçki “Obur Yazılar” adıyla geçtiğimiz haftalarda Aras Yayıncılık tarafından yayınlandı. Bu kitap sadece Türkiye’nin yeme-içme kültüründeki dönüşümü değil, aynı zamanda bu kültürün ardındaki insan ...
Buket Uzuner… Kuzey Sahra Afrikası, Kuzey Amerika ve Avrupa’da uzun tren yolculukları yapan “uyumsuz” bir kadın. Kitapları on dile çevrilmiş bir roman, öykü ve gezi yazarı. Elli yıldır yazmakta ısrar ve inat ediyor! Kendisi için farklı anlamlar içerse de, okuru olarak söyleyebilirim ki, elli yıldır bazı soruların karşılığını aramak, belki de sadece ...
Hagop Baronyan, “İstanbul Mahallerinde Bir Gezinti” adlı kitabında “Samatyalılar kırmızıyı yalnız Paskalya yumurtasında görmek isterler” diyerek bizi uyarsa da fazla dikkate almayın. Kaldırımları, caddeleri, sokakları allar kuşanıp gezseniz bile, kendi hâlinde olmayı sanat haline getirmeyi başarabilmiş Samatyalılar size dönüp bakmayacaktır. İstanbu ...
Bu vakitlerde değil de sonbaharın ilk günleri, Eylül ikindileri, palamutların yeni yeni çıktığı, manav tezgahlarının yemyeşil taze otlarla donandığı zaman Ada mevsimi başlar. İyot, çivit ve tuzdan ibaret Ada evlerinin beklenmeyen konuğuysanız, o tuzdan bir parça yakanıza siner, bir daha da çıkmaz. Yazdan kalma son sıcaklarda kurumuş otlar, bir dal ...
Kent mekânı toplumsal/politik aidiyetlere, farklı yaşamlara, kültürel çoğulculuğa cevap verir. Kentlilik duygusu, kimi zaman duygusal bir bağlılık üzerinden yükselir. Bu evde olma hissinin yaratılmasında, o kentte yaşayan insanların geçmişini bilmek önemli rol oynar. Öznenin yaşadığı mekânla ilişki kurması, mekâna anlamlar yükler, yeni kimlikler ol ...
İki bayram arası likörden söz açmanın tam sırası. Kristal kadehler ve havanlar elden geçirilsin, tozları alınsın, yaşamın diyalektiği kabul edilerek yan yana konsun. Baharat havanı nereden çıktı demeyelim, ihtiyacımız olacak. Kavalyesiz de bırakmayalım, kahve havanını hazırlayalım. Öyle ya, eski bir tariften söz açmak bunu gerektirir. Üç kuşaklık t ...
Liz Behmoaras’lı anıları çok yakın şeyler gibi hatırlıyorum, çok uzak şeyler gibi bazen… Senede iki, en fazla üç kere Moda’ya gelir, muhakkak arar, “eğer uygunsam” Moda Caddesi’nde buluşurduk. O vakitler Moda İskelesi’nin büyük, beyaz ferforje kapısından geçip, artık kullanılmayan, bu boş iskeleyi ziyaret etmeyi âdet edinmiştik. Buraya varmadan bir ...
Refik Halid Karay, dünyayı İstanbul’dan adımlamaya başladı. O, İstanbul’u, yaşayan, olağanüstü bir varlık gibi hayal ederdi. Soluk alan, sürekli korunup gözetilmesi, özenilmesi gereken kutsal bir varlık. Boğaziçi’nde kendi halinde, ağaçların arasında dinlenen evler, tepelere doğru birer anı gibi ilerleyen sessiz sokaklar, hayattan sarsıcı insanlık ...
Sayısız sanatçıya ilham veren İstanbul, geçmişinin çok eskilere dayanması ve çok kültürlü bir kent olması açısından ilginç özellikler taşır. Her ne kadar çok kültürlülük özelliğinin gittikçe aşındığı gözlemlense de en azından anı kitaplarında canlılığını koruyan bir dinamiktir. Bu özellik en çok yeme-içme kültürüne yansır. Gün görmüş, eyyam sürmüş ...
İstanbul’u hiçbir zaman insanlığın evrensel serüveninden ayrı düşünmedim. Kentimizi hep o büyük serüvendeki insanlık hâllerine benzetirim. Tıpkı onun gibi yıkık, korkak, cesur, bocalayan, yalpalayan… Diğer yandan mağrur ve görkemli. Bana her zaman yeryüzü oradan adımlanmaya başlanır gibi geldi. Mekân olmanın ötesinde, toplumsal/politik aidiyetlere, ...