Tatavla… Başlangıçta küçük bir Rum köyü; Kasımpaşa, Yenişehir, Dolapdere, Sinemköy, Feriköy, Pangaltı ve Cinderesi semtleriyle çevrili. Uzun yıllar Tatavla’da yaşayan erkeklere Rumca olarak Tatavlianos, kadınlar ise Tatavliani denilmiş. Kuyuları, bostanları, kunduracıları, tulumbacıları, kabadayıları, meyhaneleri, karnavalı, sporcuları ve genç kızların elişleri ile meşhur. Kuyuları meşhur, Kuyularbaşı ve Kuyulubağ sokak isimleri buradan geliyor. Karnavalı meşhur, Tatavla Rum Ortodoks Cemaati’nin katılımıyla gerçekleşen “Tatavla Karnavalı” veya diğer adıyla “Apokrea” Tatavla’nın görkemli geçmişinin en değerli hatırası. Nisan ayında kutlanan Paskalya Yortusu öncesinde “büyük perhiz”e girmeden önce yapılan karnavalın bir diğer adı da “Baklahorani”. Kabadayıları meşhur, İdris Özbir, Dündar Kılıç, Oflu İsmail burada yaşamışlar. Osmanlı’nın ünlü kabadayısı Hrisantos da Tatavlalı. Ünlü aileler de burada yaşamış: Çiçekçi Sabuncakisler, silah taciri Sir Basil Zaharof ilk akla gelenler. III. Selim dahi otuz Osmanlı padişahının portresini yapan ressam, Konstantinos Kizikinos da geçmişin semt sakinlerinden... Meyhaneleriyle ünlü; Ararat Gazinosu, Lemonia, Treandofilos ,Akropoli Gazinosu. Günümüzde eskilerden sadece Madam Despina’nın Meyhanesi kalmış. İstanbul müzik tarihinde “Tatavla Havaları” olarak tanınan bir tür var: Kemençeci Sotiri, Anastas, Aleko, Lavtacı Andon, Paraşko ve Udi Yorgi gibi müzisyenler Tatavla gecelerine yön veren ustalar… İstanbul’un ilk spor kulübü, bu semtte kurulmuş. Bir de genç kızlarının el işleri meşhur. Bir vakitler, Pera’nın şık mağazalarında tezgahtarlık yapan kızların pek çoğu, Tatavlalı. Bu kızlar Rus Çarı’na hediye etmek için kendi saçlarından keserek büyük bir Ayasofya resmi yapıp, hediye etmişler. O tablo Bolşevik Devrimi sonrası kaybolmuş. Görüldüğü gibi Tatavla, her yönüyle İstanbul’un en özel, en sıra dışı ve kendine özgü semti.
21 Ocak 1929 tarihinde, akşam saat 22.00 sularında Aya Tanaş Sokağı’nda (Yeni Alem Sokağı) Demirci Aleko ve Bakkal Yannis’in evlerinde çıkarak tüm semte yayıldığı düşünülen ve bir gecede beş yüz evi yok eden “Büyük Tatavla Yangını” semtin hem kültürel hem fiziksel olarak geçirdiği en büyük değişim. Fiziksel yetersizlikler ve hava şartları nedeniyle yangın kısa sürede yayılmış. Kilise ve su sporları kulübü büyük çabalar harcanarak yangından kurtarılmış. Askeri birlikler de yangını söndürme faaliyetlerine katılmış. Yangın semtte çok kalıcı hasarlara neden olmuş ve bu nedenle kurumlar birbirini suçlamış. “Büyük Tatavla Yangını” sonrası yerel basında Tatavla aleyhine bir kamuoyu oluşmuş. Başlangıçta Aya Tanaş Sokağı’ndaki bir evin sobasından dolayı yangın çıktığını yazılırken, daha sonra kaçak rakı imalatından dolayı olduğu yazılmış. Bu yangından sonra Tatavla’nın ismi “Kurtuluş” olarak değiştirilmiş, sokak isimlerinde de değişikliğe gidilmiş.
Araştırmacı- yazar Hüseyin Irmak, belleği büyük ölçüde yok edilmiş bu semtin, en özgün kişilerinden biri. Buraya tutkuyla bağlı, Tatavla’yı kişiliğinin biçimlendiği, dünya görüşü kazandığı yer olarak tanımlıyor. Tatavla hakkında uzun yıllardır çalışıyor. Geniş bir fotoğraf ve efemera arşivine sahip. İstos Yayınları’ndan çıkan son kitabı “Gidelim Tatavla’ya” da, semti pek çok yönüyle, yeniden ele alıyor. Irmak, bu alanda eşine pek rastlanmayan bir ürün ortaya çıkarmış; kuru bilgiden uzak, içtenlikli! Bu nedenle kitabı sıradan bir turistik gezi rotası sanmayın, aslında çok derin bir duyarlılığın, bir semti aşkla sevmenin kitabı. Semtin tarihi, turistik yerleriyle, nostaljisiyle ölçülüp biçilerek değil, çarpıcı bir gerçekçi duyarlılıkla yazılmış. Tatavla’nın insanlarını okurken bir yandan tanıdık, çok iyi bilinen bir tatla; diğer yandan nev-i şahsına münhasır karakterlerle karşılaşıyorsunuz. İstanbul’un geçirdiği büyük dönüşümlere tanıklık eden pek çok hatıra da okumanıza eşlik ediyor. “Gidelim Tatavla’ya”, bir semtin geçirdiği dönüşümden yola çıkarak umutlar, umutsuzluklar, düş kırıklıkları, beklentiler, vazgeçişler, hüzünler, sevinçler gibi duyguların, sosyo-kültürel bağlamda yorumlanmasına da olanak tanıyor; bu yaşanmışlıkların duygusal boyutları hakkında önemli ipuçları sunuyor. Yakın tarihin bir panoraması çiziliyor ve biz de bu panoramada çokkültürlü bir toplum fotoğrafıyla karşılaşıyoruz. Kitabı okurken sadece Tatavla’yı tanımakla kalmıyor, aynı zamanda bir devrin insanının gündelik hayatının tarihsel tanıklığında da bulunuyoruz. Yılın ilk günlerinde, Tatavla sizi bekliyor!
Sabiha Sertel, ülkemizde gazeteciliği meslek olarak benimseyen ilk kadın gazeteciydi. Eşi Zekeriya Sertel ile birlikte aydınlanma sürecimizde önemli yeri olan gazete ve dergiler yayınladılar. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dayanaklarını oluşturan reformları desteklediler. Hatta Sabiha Sertel bununla da yetinmeyip daha gelişmiş bir toplum projesi ...
Barsegh Kanachyan, Tekirdağlı (Rodosto) bir kunduracının oğluydu. Gedikpaşa’daki Mesropyan Okulu’nda eğitim gördü. 1910’da Gomidas ile karşılaştı. Gomidas’ın üç yüz öğrencisinden biri oldu. Gomidas Vartabed, zamanla bu sayıyı on altıya indirdi. Sonra beşe… O beş kişinin en yeteneklisi Kanachyan’dı. Ermenistan millî marşı Mer Hayrenik (Մեր Հայրենիք/ ...
Baylan Pastanesi’nin sahibi Bay Harry Lenas’ı tanıma fırsatı bulmuştum. Bu nedenle yitip gitmiş bir duyarlılığı, yaşama biçimini ucundan kıyısından yakalamayı başarmış şanslı bir insan olduğumu düşünüyorum. Bay Harry, hemen hemen her gün Kadıköy Baylan’a gelirdi. İlerlemiş yaşına rağmen, son güne kadar işinin başındaydı. Her zaman şıktı, özenliydi ...
Yemek kültürü ve şarap uzmanı Levon Bağış’ın Agos Gazetesi’ndeki “Obur” başlıklı köşesinde 2013-2020 yılları arasında kaleme aldığı yazılardan oluşan bir seçki “Obur Yazılar” adıyla geçtiğimiz haftalarda Aras Yayıncılık tarafından yayınlandı. Bu kitap sadece Türkiye’nin yeme-içme kültüründeki dönüşümü değil, aynı zamanda bu kültürün ardındaki insan ...
Buket Uzuner… Kuzey Sahra Afrikası, Kuzey Amerika ve Avrupa’da uzun tren yolculukları yapan “uyumsuz” bir kadın. Kitapları on dile çevrilmiş bir roman, öykü ve gezi yazarı. Elli yıldır yazmakta ısrar ve inat ediyor! Kendisi için farklı anlamlar içerse de, okuru olarak söyleyebilirim ki, elli yıldır bazı soruların karşılığını aramak, belki de sadece ...
Hagop Baronyan, “İstanbul Mahallerinde Bir Gezinti” adlı kitabında “Samatyalılar kırmızıyı yalnız Paskalya yumurtasında görmek isterler” diyerek bizi uyarsa da fazla dikkate almayın. Kaldırımları, caddeleri, sokakları allar kuşanıp gezseniz bile, kendi hâlinde olmayı sanat haline getirmeyi başarabilmiş Samatyalılar size dönüp bakmayacaktır. İstanbu ...
Bu vakitlerde değil de sonbaharın ilk günleri, Eylül ikindileri, palamutların yeni yeni çıktığı, manav tezgahlarının yemyeşil taze otlarla donandığı zaman Ada mevsimi başlar. İyot, çivit ve tuzdan ibaret Ada evlerinin beklenmeyen konuğuysanız, o tuzdan bir parça yakanıza siner, bir daha da çıkmaz. Yazdan kalma son sıcaklarda kurumuş otlar, bir dal ...
Kent mekânı toplumsal/politik aidiyetlere, farklı yaşamlara, kültürel çoğulculuğa cevap verir. Kentlilik duygusu, kimi zaman duygusal bir bağlılık üzerinden yükselir. Bu evde olma hissinin yaratılmasında, o kentte yaşayan insanların geçmişini bilmek önemli rol oynar. Öznenin yaşadığı mekânla ilişki kurması, mekâna anlamlar yükler, yeni kimlikler ol ...
İki bayram arası likörden söz açmanın tam sırası. Kristal kadehler ve havanlar elden geçirilsin, tozları alınsın, yaşamın diyalektiği kabul edilerek yan yana konsun. Baharat havanı nereden çıktı demeyelim, ihtiyacımız olacak. Kavalyesiz de bırakmayalım, kahve havanını hazırlayalım. Öyle ya, eski bir tariften söz açmak bunu gerektirir. Üç kuşaklık t ...
Liz Behmoaras’lı anıları çok yakın şeyler gibi hatırlıyorum, çok uzak şeyler gibi bazen… Senede iki, en fazla üç kere Moda’ya gelir, muhakkak arar, “eğer uygunsam” Moda Caddesi’nde buluşurduk. O vakitler Moda İskelesi’nin büyük, beyaz ferforje kapısından geçip, artık kullanılmayan, bu boş iskeleyi ziyaret etmeyi âdet edinmiştik. Buraya varmadan bir ...
Refik Halid Karay, dünyayı İstanbul’dan adımlamaya başladı. O, İstanbul’u, yaşayan, olağanüstü bir varlık gibi hayal ederdi. Soluk alan, sürekli korunup gözetilmesi, özenilmesi gereken kutsal bir varlık. Boğaziçi’nde kendi halinde, ağaçların arasında dinlenen evler, tepelere doğru birer anı gibi ilerleyen sessiz sokaklar, hayattan sarsıcı insanlık ...
Sayısız sanatçıya ilham veren İstanbul, geçmişinin çok eskilere dayanması ve çok kültürlü bir kent olması açısından ilginç özellikler taşır. Her ne kadar çok kültürlülük özelliğinin gittikçe aşındığı gözlemlense de en azından anı kitaplarında canlılığını koruyan bir dinamiktir. Bu özellik en çok yeme-içme kültürüne yansır. Gün görmüş, eyyam sürmüş ...
İstanbul’u hiçbir zaman insanlığın evrensel serüveninden ayrı düşünmedim. Kentimizi hep o büyük serüvendeki insanlık hâllerine benzetirim. Tıpkı onun gibi yıkık, korkak, cesur, bocalayan, yalpalayan… Diğer yandan mağrur ve görkemli. Bana her zaman yeryüzü oradan adımlanmaya başlanır gibi geldi. Mekân olmanın ötesinde, toplumsal/politik aidiyetlere, ...