Elena Kovaçi Uygan’ın Selânik’teki köklerinden yola çıkarak, İstanbul Bulgar Cemaati odaklı anılarını bir araya getirdiği kitabı “Çaydanlık Gibi Olun”, geçtiğimiz haftalarda Gözlem Yayıncılık tarafından yayınlandı. Böylece İstanbul Bulgar Cemaati hakkındaki az sayıdaki kaynağa bir yenisi eklendi. Elena hanımın atalarının kökeni Selânik’e dayansa da, o doğma büyüme bir İstanbullu. İstanbullu Bulgarlar genelde sütçülük, bahçıvanlık, tohumculuk gibi mesleklerle anılırlar. Kovaçi ailesi de üç kuşaktır tohumculuk mesleğini sürdürüyor. Kışları Şişli’de, yazları Burgazada’da yaşıyorlar.
Bu vesile ile İstanbul Bulgar Cemaati’ni hatırlamakta fayda var. Cemaatin tamamına yakını Selânik kökenli. Selânik’ten göç edip, İstanbul’a yerleştikten sonra Sultan Abdülaziz’in 1870 yılındaki fermanı ile Şişli’deki Ekzarhaneye (Ekzarh-Patrik’ten bir altta bir makam), Sultan Abdülmecit’in izni ile 1898’de ibadete açılan Demir Kilise’ye, 1900’lerin başında da Feriköy’deki mezarlık kilisesine sahip olup, dini vecibeleri için uygun şartları yaratıyorlar. Kumkapı, Ortaköy, Langa, Balat gibi semtlerde yer alan cemaate ait okullar, zamanla muhtelif nedenlerle kapanıyor. Son okul, Beyoğlu Atlas Sineması’nın arka sokağındaydı.1887 yılında kurulan bu okul, -yani Ekzarh Yosif 1 Okulu- da 1972 yılında kapanıyor. Mülkiyeti de bir şekilde cemaatin elinden çıkıyor. Günümüzde okullarının olmaması Bulgarlar için en büyük eksikliklerin başında geliyor. Zira çocuklar arasında ana dilini bilen çok az! İstanbul Bulgar cemaati, eğitimi, dini düşündüğü gibi sağlık konusunu da ihmal etmiyor. Okmeydanı’nda Bulgar cemaatinin sağlık sorunlarına çözüm bulmak için inşa ettirilen Evlogi Georgiev Hastanesi, cemaatin bağışlarıyla yaptırılıyor. Burası da günümüzde Türkiye Hastanesi!
1900’lerin başında İstanbul’da 5000’in üzerinde Bulgar yaşarken şu an sayıca çok azaldıkları biliniyor. Kesin sayı vermek ise epey güç... Gündelik hayattaki karşılaşmalara dayanarak, aşağı yukarı yüz elli kişi olduğu düşünülüyor. Güncel olmasa da yakın geçmişteki resmi kayıtlara göre ise, bu sayı beş yüz kişi! Elena hanımın aile hikâyesinden yola çıkarak, Osmanlı İmparatorluğu’nun çokkültürlü yapısı içinde yerini alan Bulgarların, daha iyi bir hayat şartının peşinde 19.yy’dan itibaren İstanbul’a göç etmeye başladığını öğreniyoruz. Bu göç sırasında mesleklerini de yanlarında getiriyorlar. Mandıracılık bu mesleklerin başında geliyor. Bir zamanlar İstanbul’un pek çok yerinde “Bulgar kahvaltısı” veren sütçü dükkânları vardı. Süt ve süt ürünleriyle meşhur Kumkapı’daki Boris’in Yeri ve Beşiktaş’taki Kaymakçı Pando bunların başında gelirdi. Pando’nun sahibi Bay Pandelli Shestakof’un dedeleri Osmanlı döneminde Manastır’dan gelip, İstanbul’a yerleşiyorlar. Mandıracılıkla ilgilendikleri için 1894’te dükkânlarını açıyorlar. Başlangıçta adı Hayat Süthanesi’ymiş, sonra halk arasında Pando diye ünlenmiş. Pando 119 yıl İstanbullulara hizmet verdikten sonra, maalesef 2014 yılında kapandı. Bu İstanbul’un hem kültürel dokusu hem de mutfağı için büyük bir kayıptı. Boris’in Yeri ise, Kumkapı’da hizmet vermeye devam ediyor. El değiştirse de geleneksel kaymaklı, ballı, sütlü, peynirli kahvaltı klasiğini devam ettirmeye çalışıyor. Pangaltı’da Yordan Muhallebicisi, şimdilerde yasaklandığı için artık domuz eti kullanmayan Çerkezo ve Şütte mezecileri, Kadıköy’de Milka Meze Evi, İstiklal Caddesi’nde Şark Muhallebicisi, Beyaz Fırın gibi isimleri İstanbul ile özdeşlemiş pek çok dükkân, cemaatin önde gelen ailelerine aitti. Zamanla çoğu kapandı ya da el değiştirdi. Günümüzde Şişli Abide-i Hürriyet Caddesi’nin, kiliseden karakola kadar olan uzantısının “Bulgar Çarşısı” olarak bilindiğini ise kim hatırlar!
Cemaat İstanbul’a göç ettikten sonra, farklı semtlere dağıldı. Ağırlıklı olarak Aksaray, Kasımpaşa, Bakırköy ve Şişli’ye yerleştiler. Aksaraylılar genellikle bahçıvan, Kasımpaşalılar çiçek yetiştiricisi olarak öne çıktılar. Bugün bu yapıdan geriye neredeyse hiçbir şey kalmadı. İstanbul Bulgarları direniyor! Anılarına eşlik etmek isterseniz, Elena Kovaçi Uygan’ın kitabına göz atın!
İstanbul yazmalarına önce iyot, sonra sandık kokusu siner. Her birinin ayrı tarihi vardır. Kumkapı yazmalarının yanında çirozlar selam durur, yosun kokuludur. Kandilli yazmaları nazenindir. Çeyiz sandıklarına hazırlanır, sabun kokar. Yakın geçmişte Boğaz kıyılarının hemen hepsinde İstanbul yazmacılığının en güzel örnekleri verilmiş ama Kumkapı’yı v ...
Maksim, Bebek Maksim, Lunapark, Çakıl, Gar, Bebek Belediye… Yağmurlu günlerde, Arnavut kaldırımların üzerine ıslak mavi düşerdi. O ıslak maviye basılarak girilirdi gazinoya. Mavi florasanla bezenmişti. Taksim-Beyazıt arası 25 kuruştu. Taksilerin taksimetresi arabaların içinde değil, dışındaydı. Gazinoların “belle époque”u 1955-1975 arasında yaşan ...
Tatavla… Başlangıçta küçük bir Rum köyü; Kasımpaşa, Yenişehir, Dolapdere, Sinemköy, Feriköy, Pangaltı ve Cinderesi semtleriyle çevrili. Uzun yıllar Tatavla’da yaşayan erkeklere Rumca olarak Tatavlianos, kadınlar ise Tatavliani denilmiş. Kuyuları, bostanları, kunduracıları, tulumbacıları, kabadayıları, meyhaneleri, karnavalı, sporcuları ve genç kız ...
Sabiha Sertel, ülkemizde gazeteciliği meslek olarak benimseyen ilk kadın gazeteciydi. Eşi Zekeriya Sertel ile birlikte aydınlanma sürecimizde önemli yeri olan gazete ve dergiler yayınladılar. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dayanaklarını oluşturan reformları desteklediler. Hatta Sabiha Sertel bununla da yetinmeyip daha gelişmiş bir toplum projesi ...
Barsegh Kanachyan, Tekirdağlı (Rodosto) bir kunduracının oğluydu. Gedikpaşa’daki Mesropyan Okulu’nda eğitim gördü. 1910’da Gomidas ile karşılaştı. Gomidas’ın üç yüz öğrencisinden biri oldu. Gomidas Vartabed, zamanla bu sayıyı on altıya indirdi. Sonra beşe… O beş kişinin en yeteneklisi Kanachyan’dı. Ermenistan millî marşı Mer Hayrenik (Մեր Հայրենիք/ ...
Baylan Pastanesi’nin sahibi Bay Harry Lenas’ı tanıma fırsatı bulmuştum. Bu nedenle yitip gitmiş bir duyarlılığı, yaşama biçimini ucundan kıyısından yakalamayı başarmış şanslı bir insan olduğumu düşünüyorum. Bay Harry, hemen hemen her gün Kadıköy Baylan’a gelirdi. İlerlemiş yaşına rağmen, son güne kadar işinin başındaydı. Her zaman şıktı, özenliydi ...
Yemek kültürü ve şarap uzmanı Levon Bağış’ın Agos Gazetesi’ndeki “Obur” başlıklı köşesinde 2013-2020 yılları arasında kaleme aldığı yazılardan oluşan bir seçki “Obur Yazılar” adıyla geçtiğimiz haftalarda Aras Yayıncılık tarafından yayınlandı. Bu kitap sadece Türkiye’nin yeme-içme kültüründeki dönüşümü değil, aynı zamanda bu kültürün ardındaki insan ...
Buket Uzuner… Kuzey Sahra Afrikası, Kuzey Amerika ve Avrupa’da uzun tren yolculukları yapan “uyumsuz” bir kadın. Kitapları on dile çevrilmiş bir roman, öykü ve gezi yazarı. Elli yıldır yazmakta ısrar ve inat ediyor! Kendisi için farklı anlamlar içerse de, okuru olarak söyleyebilirim ki, elli yıldır bazı soruların karşılığını aramak, belki de sadece ...
Hagop Baronyan, “İstanbul Mahallerinde Bir Gezinti” adlı kitabında “Samatyalılar kırmızıyı yalnız Paskalya yumurtasında görmek isterler” diyerek bizi uyarsa da fazla dikkate almayın. Kaldırımları, caddeleri, sokakları allar kuşanıp gezseniz bile, kendi hâlinde olmayı sanat haline getirmeyi başarabilmiş Samatyalılar size dönüp bakmayacaktır. İstanbu ...
Bu vakitlerde değil de sonbaharın ilk günleri, Eylül ikindileri, palamutların yeni yeni çıktığı, manav tezgahlarının yemyeşil taze otlarla donandığı zaman Ada mevsimi başlar. İyot, çivit ve tuzdan ibaret Ada evlerinin beklenmeyen konuğuysanız, o tuzdan bir parça yakanıza siner, bir daha da çıkmaz. Yazdan kalma son sıcaklarda kurumuş otlar, bir dal ...
Kent mekânı toplumsal/politik aidiyetlere, farklı yaşamlara, kültürel çoğulculuğa cevap verir. Kentlilik duygusu, kimi zaman duygusal bir bağlılık üzerinden yükselir. Bu evde olma hissinin yaratılmasında, o kentte yaşayan insanların geçmişini bilmek önemli rol oynar. Öznenin yaşadığı mekânla ilişki kurması, mekâna anlamlar yükler, yeni kimlikler ol ...
İki bayram arası likörden söz açmanın tam sırası. Kristal kadehler ve havanlar elden geçirilsin, tozları alınsın, yaşamın diyalektiği kabul edilerek yan yana konsun. Baharat havanı nereden çıktı demeyelim, ihtiyacımız olacak. Kavalyesiz de bırakmayalım, kahve havanını hazırlayalım. Öyle ya, eski bir tariften söz açmak bunu gerektirir. Üç kuşaklık t ...
Liz Behmoaras’lı anıları çok yakın şeyler gibi hatırlıyorum, çok uzak şeyler gibi bazen… Senede iki, en fazla üç kere Moda’ya gelir, muhakkak arar, “eğer uygunsam” Moda Caddesi’nde buluşurduk. O vakitler Moda İskelesi’nin büyük, beyaz ferforje kapısından geçip, artık kullanılmayan, bu boş iskeleyi ziyaret etmeyi âdet edinmiştik. Buraya varmadan bir ...
Refik Halid Karay, dünyayı İstanbul’dan adımlamaya başladı. O, İstanbul’u, yaşayan, olağanüstü bir varlık gibi hayal ederdi. Soluk alan, sürekli korunup gözetilmesi, özenilmesi gereken kutsal bir varlık. Boğaziçi’nde kendi halinde, ağaçların arasında dinlenen evler, tepelere doğru birer anı gibi ilerleyen sessiz sokaklar, hayattan sarsıcı insanlık ...
Sayısız sanatçıya ilham veren İstanbul, geçmişinin çok eskilere dayanması ve çok kültürlü bir kent olması açısından ilginç özellikler taşır. Her ne kadar çok kültürlülük özelliğinin gittikçe aşındığı gözlemlense de en azından anı kitaplarında canlılığını koruyan bir dinamiktir. Bu özellik en çok yeme-içme kültürüne yansır. Gün görmüş, eyyam sürmüş ...
İstanbul’u hiçbir zaman insanlığın evrensel serüveninden ayrı düşünmedim. Kentimizi hep o büyük serüvendeki insanlık hâllerine benzetirim. Tıpkı onun gibi yıkık, korkak, cesur, bocalayan, yalpalayan… Diğer yandan mağrur ve görkemli. Bana her zaman yeryüzü oradan adımlanmaya başlanır gibi geldi. Mekân olmanın ötesinde, toplumsal/politik aidiyetlere, ...