Bir süredir, diyetisyenimin ısrarı üzerine, bir spor salonunda kas güçlendirme çalışmaları yapmaktayım. Benim gibi 70 üzeri yaştakiler için yararlı bir etkinlik; kaslar güçlendikçe kişi daha sağlam basıyor, düşüp kalçasını kırma riski azalıyor. Ancak bu çalışmayı eğitimli bir spor hocasının gözetiminde yapmak şart.
Bu anlamda şansım yaver gitti diyebilirim. Kaslarım benim kadar mutlu olmuş mudur bilmem, ama spor hocam son derece neşeli, sevimli, bıcır bıcır konuşkan bir genç kadın. Pozitif enerjisi bütün salon gibi beni de etkisi altına alıyor.
Fakat geçen sabah hocamın yüzünü biraz solgun gördüm. O müthiş enerjisini yitirmiş gibiydi. “Hayrola, rahatsız mısın?” diye sorduğumda, önceki gece Yeldo’da ‘partilediği’ için halsiz olduğunu söyledi. Genç bir kadının partilerde dans edip eğlenmesi kadar doğal bir şey olamaz. Yeldo ise arkadaşlarından birinin lakabıdır diye düşündüm ve “Ne güzel!” diyerek aklımca onay verdim. Ancak spor hocam konuyu kapatmaya niyetli değildi, “Siz hiç Yeldo’da partilediniz mi?” diye üsteledi.
Muhtemelen Yeldo dediği bir eğlence mekânı olmalıydı, işi hınzırlığa vurarak, “Yeldo’yu tanımam ki partisine gideyim” diye yanıtladım. Tam beklediğim gibi genç kadın tiz bir kahkaha attı: “Ayol Yeldo insan değil ki, komşu mahalle, Yeldeğirmeni! Biz oraya Yeldo diyoruz…”
Meğer Yeldeğirmeni semti şimdiki gençliğin dilinde Yeldo olmuş! Partileme olayıysa ilginç: Çeşitli müzik aletleriyle Yeldeğirmeni’ne gelen gençler, bazı mekânlarda buluşup doğaçlama müzik yaparak eğleniyormuş. Bazen de bu müzikal ziyafet içlerinden birinin evinde sabaha kadar sürermiş.
Spor hocam, yeni Yeldo ahalisinin nasıl eğlendiğini, baharda düzenlenen sokak konserlerini, Kadıköy Sessions’u, Festçik’i ve daha bihaber olduğum pek çok etkinliği heyecanla anlatıyordu. Bütün bunları dinlerken, birden elli yıl öncesine, ‘Yeldo’ ile ilk tanış olduğum günlere dalıp gittim...
Yıl 1976, Moda’da oturuyoruz. Eşimin karnı burnunda, birkaç hafta içinde doğumun gerçekleşmesini bekliyoruz. En büyük sorunumuz büyük gün geldiğinde ebeveynlerimizi nasıl haberdar edeceğimiz, zira evde telefon yok. PTT’ye müracaatımızı bir yıl önce yapmışız ama o dönemde taleplerin sonuçlanıp telefon hattının bağlanması için en az 5-6 yıl beklemek gerekiyordu.
Sorunumu açtığım Modalı bir arkadaşımız, “Neden Haydarpaşa Sinagogunun görevlisi Salamon’la konuşmuyorsun? Devlet katında tanımadığı yoktur, herkesin yardımına koşar, Yeldeğirmeni’nde terzi dükkanı var” deyince, soluğu Yeldeğirmeni’nde aldım. Semti pek bilmememe rağmen küçük terzi dükkanını kolayca buldum; sorduğum herkes terzi Salamon’u tanıyordu.
İçeri girdiğimde Salamon, tezgâhının başında, elindeki kocaman makasla kumaş kesiyordu. Gözlerini makastan ayırmadan “Buyur?” dedi. Bu kısa sözcükte bile hafif alaycı ses tonunu sezmiştim. Söze nasıl başlayacağımı bilemiyordum. Kendimi tanıtmak için gevelerken sorguyu başlattı: “Buraya elbise diktirmeye gelmedin herhalde? Derdin ne?”
Hızlıca hamile eşimden, ailemizden, kendisini öneren arkadaşımdan söz ettim, sonra da sözü telefon müracaatımıza getirdim. Kafasını ilk defa işinden kaldırıp beni süzdü. Asır gibi gelen bir sessizliğin ardından nihayet gülümsedi: “Severim kayınbabanı, hayırlısıyla doğum ne zaman?” diye sordu.
“Eli kulağında” deyince, “Hmm olur, hallederiz ama karşılığı olacak!” diye homurdandı. Bedel ödemeye razıydım. “Ne kadar?” diye sordum. Kaşları çatıldı, kafasını yeniden önündeki kumaş parçasına gömerken, “Para istemem. Günü gelince borcunu bir şekilde ödersin” dedi. Anlamamış gibi yaparak adama şaşkınlıkla baktım. Bir anda yüzü sanki Don Corleone'ye (aslında Marlon Brando’ya) dönüşmüştü! Beynimin içindeyse Baba filminin melodisi yankılanıyordu!
Uzun etmeyeceğim. Telefonumuz kısa sürede bağlandı. Oğlumuzun doğumunda tüm aileyi haberdar edebildim. Teşekkür için Yeldeğirmeni’ndeki dükkanına elimde bir badem ezmesi kutusuyla gittiğimde beni hiç beklemediğim kadar sıcak bir şekilde karşılayarak kutladı. Ayrılırken de “Şekerlere teşekkür ama unutma, hâlâ borçlusun!” dedi.
Aradan uzun zaman geçti, ben bu sözleri de borcu da çoktan unutmuştum ki bir cumartesi sabahı çok erken saatte telefonumuz çaldı. Telefonun diğer ucunda terzi Salamon buyurgan ses tonuyla, “İzel Efendi, hemen kalk giyin, Haydarpaşa Sinagogunda bekleniyorsun!” dedi ve kapattı. Ağzımı dahi açamamıştım, evden fırladım ve koşarak Yeldeğirmeni’ndeki İzzettin Sokağının yokuşunu tırmandım. Sinagoga girdiğimde içeridekiler beni coşkuyla karşıladı. Meğer sabah duasına başlamak için bir kişi eksiklermiş. Bilmeyenler için malumat: Musevi dinine göre bir dua törenin yapılabilmesi için 13 yaşından büyük en az 10 erkeğe ihtiyaç vardır.
Terzi Salamon’a borcumu bu yöntemle ödemem üç yıl sürdü. Dinî ritüellerle pek aram olmadığını anladığından, ancak çok sıkıştığında beni arıyordu. Bir gün, kimden duyduysa, karikatür çizdiğimi öğrendi. O andan itibaren ödeme yöntemimi değiştirdi. Artık bana bazı vesikalık fotoğraflar getiriyor, kendi kurguladığı sahne ve ortamlarda o kişileri çizmemi istiyor, karikatürleri çerçevelettikten sonra muhataplarına armağan ediyordu. Karşılık olarak istediği sadece küçük hatırlardan ibaretti.
Bu sayede kendisini yakından tanıma imkanım oldu. İnsanların yardımına koşmaktan, onları mutlu kılmaktan müthiş bir haz duyuyordu. Çalışkan olduğu kadar muzipti de. Hayatla dalga geçiyormuşçasına diline doladığı bir mottosu vardı: “Takma kafanı, rahat yaşa!”
Eşi Viktorya’yı çok seviyordu. Onun uzun süren rahatsızlığı kendisini kahrediyor fakat çevresine üzüntüsünü yansıtmıyordu. Eşinin vefatının ardından uzun süre toparlanamadı. 2008 yılında yaşama veda ettiğinde 81 yaşındaydı. Benim gözümde terzi Salamon bir uzaylıydı, Yeldo’nun Süpermen’i!
Bir süredir, diyetisyenimin ısrarı üzerine, bir spor salonunda kas güçlendirme çalışmaları yapmaktayım. Benim gibi 70 üzeri yaştakiler için yararlı bir etkinlik; kaslar güçlendikçe kişi daha sağlam basıyor, düşüp kalçasını kırma riski azalıyor. Ancak bu çalışmayı eğitimli bir spor hocasının gözetiminde yapmak şart.
Bu anlamda şansım yaver gitti diyebilirim. Kaslarım benim kadar mutlu olmuş mudur bilmem, ama spor hocam son derece neşeli, sevimli, bıcır bıcır konuşkan bir genç kadın. Pozitif enerjisi bütün salon gibi beni de etkisi altına alıyor.
Fakat geçen sabah hocamın yüzünü biraz solgun gördüm. O müthiş enerjisini yitirmiş gibiydi. “Hayrola, rahatsız mısın?” diye sorduğumda, önceki gece Yeldo’da ‘partilediği’ için halsiz olduğunu söyledi. Genç bir kadının partilerde dans edip eğlenmesi kadar doğal bir şey olamaz. Yeldo ise arkadaşlarından birinin lakabıdır diye düşündüm ve “Ne güzel!” diyerek aklımca onay verdim. Ancak spor hocam konuyu kapatmaya niyetli değildi, “Siz hiç Yeldo’da partilediniz mi?” diye üsteledi.
Muhtemelen Yeldo dediği bir eğlence mekânı olmalıydı, işi hınzırlığa vurarak, “Yeldo’yu tanımam ki partisine gideyim” diye yanıtladım. Tam beklediğim gibi genç kadın tiz bir kahkaha attı: “Ayol Yeldo insan değil ki, komşu mahalle, Yeldeğirmeni! Biz oraya Yeldo diyoruz…”
Meğer Yeldeğirmeni semti şimdiki gençliğin dilinde Yeldo olmuş! Partileme olayıysa ilginç: Çeşitli müzik aletleriyle Yeldeğirmeni’ne gelen gençler, bazı mekânlarda buluşup doğaçlama müzik yaparak eğleniyormuş. Bazen de bu müzikal ziyafet içlerinden birinin evinde sabaha kadar sürermiş.
Spor hocam, yeni Yeldo ahalisinin nasıl eğlendiğini, baharda düzenlenen sokak konserlerini, Kadıköy Sessions’u, Festçik’i ve daha bihaber olduğum pek çok etkinliği heyecanla anlatıyordu. Bütün bunları dinlerken, birden elli yıl öncesine, ‘Yeldo’ ile ilk tanış olduğum günlere dalıp gittim...
Yıl 1976, Moda’da oturuyoruz. Eşimin karnı burnunda, birkaç hafta içinde doğumun gerçekleşmesini bekliyoruz. En büyük sorunumuz büyük gün geldiğinde ebeveynlerimizi nasıl haberdar edeceğimiz, zira evde telefon yok. PTT’ye müracaatımızı bir yıl önce yapmışız ama o dönemde taleplerin sonuçlanıp telefon hattının bağlanması için en az 5-6 yıl beklemek gerekiyordu.
Sorunumu açtığım Modalı bir arkadaşımız, “Neden Haydarpaşa Sinagogunun görevlisi Salamon’la konuşmuyorsun? Devlet katında tanımadığı yoktur, herkesin yardımına koşar, Yeldeğirmeni’nde terzi dükkanı var” deyince, soluğu Yeldeğirmeni’nde aldım. Semti pek bilmememe rağmen küçük terzi dükkanını kolayca buldum; sorduğum herkes terzi Salamon’u tanıyordu.
İçeri girdiğimde Salamon, tezgâhının başında, elindeki kocaman makasla kumaş kesiyordu. Gözlerini makastan ayırmadan “Buyur?” dedi. Bu kısa sözcükte bile hafif alaycı ses tonunu sezmiştim. Söze nasıl başlayacağımı bilemiyordum. Kendimi tanıtmak için gevelerken sorguyu başlattı: “Buraya elbise diktirmeye gelmedin herhalde? Derdin ne?”
Hızlıca hamile eşimden, ailemizden, kendisini öneren arkadaşımdan söz ettim, sonra da sözü telefon müracaatımıza getirdim. Kafasını ilk defa işinden kaldırıp beni süzdü. Asır gibi gelen bir sessizliğin ardından nihayet gülümsedi: “Severim kayınbabanı, hayırlısıyla doğum ne zaman?” diye sordu.
“Eli kulağında” deyince, “Hmm olur, hallederiz ama karşılığı olacak!” diye homurdandı. Bedel ödemeye razıydım. “Ne kadar?” diye sordum. Kaşları çatıldı, kafasını yeniden önündeki kumaş parçasına gömerken, “Para istemem. Günü gelince borcunu bir şekilde ödersin” dedi. Anlamamış gibi yaparak adama şaşkınlıkla baktım. Bir anda yüzü sanki Don Corleone'ye (aslında Marlon Brando’ya) dönüşmüştü! Beynimin içindeyse Baba filminin melodisi yankılanıyordu!
Uzun etmeyeceğim. Telefonumuz kısa sürede bağlandı. Oğlumuzun doğumunda tüm aileyi haberdar edebildim. Teşekkür için Yeldeğirmeni’ndeki dükkanına elimde bir badem ezmesi kutusuyla gittiğimde beni hiç beklemediğim kadar sıcak bir şekilde karşılayarak kutladı. Ayrılırken de “Şekerlere teşekkür ama unutma, hâlâ borçlusun!” dedi.
Aradan uzun zaman geçti, ben bu sözleri de borcu da çoktan unutmuştum ki bir cumartesi sabahı çok erken saatte telefonumuz çaldı. Telefonun diğer ucunda terzi Salamon buyurgan ses tonuyla, “İzel Efendi, hemen kalk giyin, Haydarpaşa Sinagogunda bekleniyorsun!” dedi ve kapattı. Ağzımı dahi açamamıştım, evden fırladım ve koşarak Yeldeğirmeni’ndeki İzzettin Sokağının yokuşunu tırmandım. Sinagoga girdiğimde içeridekiler beni coşkuyla karşıladı. Meğer sabah duasına başlamak için bir kişi eksiklermiş. Bilmeyenler için malumat: Musevi dinine göre bir dua törenin yapılabilmesi için 13 yaşından büyük en az 10 erkeğe ihtiyaç vardır.
Terzi Salamon’a borcumu bu yöntemle ödemem üç yıl sürdü. Dinî ritüellerle pek aram olmadığını anladığından, ancak çok sıkıştığında beni arıyordu. Bir gün, kimden duyduysa, karikatür çizdiğimi öğrendi. O andan itibaren ödeme yöntemimi değiştirdi. Artık bana bazı vesikalık fotoğraflar getiriyor, kendi kurguladığı sahne ve ortamlarda o kişileri çizmemi istiyor, karikatürleri çerçevelettikten sonra muhataplarına armağan ediyordu. Karşılık olarak istediği sadece küçük hatırlardan ibaretti.
Bu sayede kendisini yakından tanıma imkanım oldu. İnsanların yardımına koşmaktan, onları mutlu kılmaktan müthiş bir haz duyuyordu. Çalışkan olduğu kadar muzipti de. Hayatla dalga geçiyormuşçasına diline doladığı bir mottosu vardı: “Takma kafanı, rahat yaşa!”
Eşi Viktorya’yı çok seviyordu. Onun uzun süren rahatsızlığı kendisini kahrediyor fakat çevresine üzüntüsünü yansıtmıyordu. Eşinin vefatının ardından uzun süre toparlanamadı. 2008 yılında yaşama veda ettiğinde 81 yaşındaydı. Benim gözümde terzi Salamon bir uzaylıydı, Yeldo’nun Süpermen’i!
Bu yılın mayıs ayında İstanbul’da sergi açmak üzere New York’tan gelmişlerdi. Galata’nın dar sokaklarında yürürlerken, turist avcısı çığırtkanlar onlara Japonca ya da Korece seslendikçe, “Japonlara mı benziyoruz, hiç Meksikalı görmemiş mi bu insanlar?” diye şaşkınlıklarını dile getiriyorlardı. Konuk sanatçılarımız Andrea Arroyo ile Felipe Galin ...
Geçtiğimiz ekim ayının ortalarında, aralarında benim de bulunduğum yaşları 75 dolaylarındaki 30 erkek, Bodrum’daki bir sahil otelinde buluştuk. Bu toplantının tek amacı vardı: Hasret gidermek! Üç gün boyunca Saint Joseph Lisesi’ndeki öğrenci kimliklerine kavuşan ihtiyar delikanlılar, ne politika, ne dünya halleri, ne de ekonomi konuştular. Hatta fu ...
“Bereketzade’yi tek bir sözcükle özetleseydiniz hangisini seçerdiniz?” Yukarıdaki sorunun sahibi Postane’nin etkinlik ve topluluk koordinatörü Elifsena Biroğlu’ydu. Bir Mahallede Kozmopolit Kenti Aramak: Bereketzade başlıklı podcast serisinin tanıtımı için 4 Ekim günü Galata’daki Postane Hol’de düzenlenen panelin, bazı ‘komşularımızla’ birlikte, ...
Bilindik bir fıkra ile başlayalım. Emekli olduktan sonra eşiyle birlikte Toronto’yu terk ederek Ontario bölgesinde, göl kenarındaki küçük bir eve yerleşen Kanadalı mühendis, kapısının önünde kışlık odun kesiyormuş. Bu esnada sırtında baltasıyla bir Kanada yerlisinin ormana doğru yürüdüğünü görmüş ve seslenmiş: “Hey arkadaş, kış nasıl olacak?” Yerli ...
Futbola ilgim ve sevgim küçük yaşlarımda başladı. Hatta o kadar küçüktüm ki, salondaki lambalı koskocaman radyodan yankılanan spikerin heyecanlı sesi, “top kale alanında” diye haykırdıkça, hayalimde Rumeli Hisarı’na benzer bir yapının karşısında konuşlanmış bir top arabasını canlandırırdım. Sıkı bir Fenerbahçe taraftarı olan babama inat, o günlerde ...
Boynumda eğreti duran bir kravat, üzerimde yazlık ceket, elimde renk renk kravatlarla dolu bir karton kutu, vestiyerin önünde dikilmiş, nişan davetimize icabet eden arkadaşlarımızı karşılıyordum. Yıllardan 1974, günlerden 28 Temmuz’du. Hava öylesine sıcaktı ki, astarsız olmasına rağmen “yüz kilo” çeken ceketimin içinde buram buram terliyordum. Arka ...
Tuhaf bir soru değil mi? Yanıtlamadan önce neden böyle bir başlığa gerek duyduğumu anlatayım. Takip edenler bilir, 2025 yılının başından beri bu köşedeki yazılarımın konuları Kadıköy semti ve tanış olduğum kimi Kadıköylüler hakkındaydı. Bu ay istisna yapmamın nedeniyse bir okur mektubu. Okurlardan gelen e-postaları genellikle özelden yanıtlarım, ...
“Semtin ikonik isimleri varmış. Peki, şimdi var mı öyle kişiler? Misal bundan 50 yıl sonra biri Moda’yı yazsa, bahsedecek isim bulabilir mi? Güzel bir soru! “Yok, azalıyor, kalmayacak” desem -ki muhtemelen beklenti o yönde- geçmişe özlem duyan, değişim karşıtı “dinozorlar” sınıfına hoşgeldiniz! “Var, Moda’nın semt kimliği köklüdür, sağlamdır, he ...
Siz hiç gökyüzünü mora boyadınız mı? Ya da denizleri papaya turuncusuna? Ağaçların yapraklarını burgonya bordosuna, insanların suratlarını çağla yeşiline? Küçükken öyle yapardım. Nedense ergenliğe ulaştığımda anlaşıldı renkleri ayırt edemediğim. Ama o zamana kadar resimlerimi kasten, sırf muzırlık olsun diye bozduğumu zanneden ilkokul öğretmenimden ...
Hani tv’deki durum komedilerinde (sitcom), aile içinde mutlaka muzip bir kardeş, enişte, kayınço ya da bacanak ön plana çıkar ya, her daim pozitif enerjiyle yüklü, bulunduğu ortamı neşelendirip hareketlendiren, herkes tarafından sevilen, müstesna bir kişilik… rahmetli bacanağım tam da böyleydi işte, çocuk tarafını canlı tutmayı başaranlardan! An ...
Bundan yıllar önce, ikinci ile üçüncü cemre arasındaki günlerden bir sabah, Yaren leyleğin atalarından biri, koordinatları iyi ayarlayamamış olmalı ki, su ile toprak sınırındaki bir yere bırakıvermiş beni! Balık burcunda doğanlar biraz böyledir işte, kâh suda, kâh karada. Bugünlerde herkes güzel umutlarla baharın gelişini gözlerken, ben heyecanl ...
Kadıköy yepyeni bir değer kazandı! Yılın ilk günlerinde Moda’da açılan Turhan Selçuk Kültür Evi’nden söz ediyorum. Bence Türk karikatür tarihinde üç önemli mihenk taşı vardır: Cemil Cem, Cemal Nadir ve Turhan Selçuk. Cemil Cem (1882 -1950), editoryal denilen modern gazete karikatürünün babasıdır. Cemal Nadir Güler (1902 - 1947) Türk karikatürün ...
Kim derdi ki günün birinde onun yazdığı gazetede, belki de onun köşesine kurulup Kadıköy yazıları yazacağımı? Moda çay bahçesinde buluştuğumuz günü hatırlıyorum. Bana yeni projesinden söz etmişti. Sıradan insanları izliyor, portrelerini hafızasına kazırken zihninde hikâyelerini kurguluyordu. Hatta bazen fotoğraflarını bile çekiyordu. Aslında kal ...