Şayet Yunan mitolojisindeki tanrılar Sisifos’u günümüzde cezalandırmak isteselerdi, tepeye her ulaştığında yeniden aşağı yuvarlanan kayanın yerine, bir futbol topu koyarlardı.
Futbola ilgim küçük yaşlarda başlamış olmalı. Aile albümündeki bir fotoğraf karesinde, kendimden büyük bir topa vururken görüntülendiğimde en fazla 2 yaşında olmalıydım, oysa hiçbir zaman iyi bir futbolcu olmadım. Mahalle arkadaşlarım beni genellikle kalede oynatırlardı.
Anlayacağınız, sokakta top oynayarak büyüyen şanslı kuşaktan sayılırım. Bir şansım da yazlarını geçirdiğimiz Caddebostan’daki Demirağ Çıkmazının hemen başında, eskiden mini-golf sahası olan boş bir arsanın varlığıydı. Burası yaz boyunca mahallenin çocukları, gençleri ve hatta yetişkinleri için bir mini-futbol sahası işlevi görürdü.
Sabahın erken saatlerinde sahaya ilkin küçükler dalardı. Daha sonra mahallenin gençleri arzı endam eder, takımlarını kurarken eksikleri biz ufaklıkların arasından seçerlerdi. Öğleden sonra, güneş iyice doruktayken saha yeniden bize kalır, abiler dönene kadar maçımızı kaldığımız yerden sürdürürdük.
Akşam üstleriyse arsayı artık çoğu işten dönen mahallenin genç-ihtiyar bıçkın delikanlıları doldururdu. Onların seyircisi boldu. Gençler ise alçak duvarın üzerine tüner, tıpkı bizim sabah seanslarında yaptığımız gibi, umutla eksik kalan takımlara alınmayı beklerlerdi.
Yazın sonlarına yaklaştıkça çeşitli futbol turnuvaları düzenlenirdi. Bütün yaş kategorilerinde ayrı ayrı düzenlenen mahalleler arası maçların bir bölümü çıkmaz sokağımızdaki eski golf sahasında, daha önemlileriyse, sonradan Budak Sineması olan, şimdiki adıyla Caddebostan Kültür Merkezi’nin üzerinde bulunduğu daha büyük arsada oynanırdı.
1962 yazında biz de minikler kategorisinde turnuvaya katılmıştık. Çıkmaz sokakta oturduğumuzdan ve bölgede yaygın olan rengârenk ‘şimşekler’le karıştırılmamak için takımımızı ‘Çıkmazın Şimşekleri’ adıyla tescil ettirmiştik. Ancak, kadromuz kalabalık olmasına karşın, oynadığımız futbol adımız kadar havalı değildi. Kısa sürede averaj takımına dönüşmüştük. Gelen geçen bizi gole boğuyordu. Buna karşın henüz tek bir gol bile atmayı başaramamıştık! ‘Çıkmazın Şimşekleri’ tam çıkmazdaydı ve bütün mahallenin alay konusu olmuştu.
Turnuvanın son maçını şampiyonluğunu hiç yenilmeyerek çoktan ilan etmiş olan ‘Altıntop’ takımıyla oynayacaktık. “Atar-yemez” ünvanının sahibi ‘Altıntop’ o güne dek hiç gol yememişti. Sonucu önceden belli olan maçın tek bilinmeyeni, Altıntop’tan kaç gol yiyeceğimizdi!
Derken mucize gerçekleşti ve takımdaki oyuncularımızdan birinin kuzeni birkaç günlüğüne Bursa’dan Caddebostan’a geldi. Yaşıtımız Yusuf, atletizme meraklıydı ve hepimizden daha hızlı koşuyordu. Kurallar gereği daha önce başka takımda oynamamış bir oyuncuyu takımımıza alabiliyorduk, Yusuf’a hemen sarı şimşekli formasını giydirdik.
Hakemin başlatma düdüğüyle birlikte topu var gücümle rakip sahaya gönderdim. O an Yusuf’un müthiş koşusu başladı. Rakip oyuncular ile kalecileri, Yusuf’un topu hızla sürüşünü tıpkı bizim gibi hayranlıkla izlerken golü kalelerinde buluverdiler. Gerçek bir şok!
Maç sona erdiğinde büyük bir coşkuyla sevinmeye başladık. Rakip ise şaşkındı. İzlemeyenler maçı kazandığımızı zannederdi, oysa 18 -1 kaybetmiştik ama Altıntop’un turnuvadaki “atar-yemez” ünvanını elinden almıştık!
Çıkmaz sokakta düzenlediğimiz bir törenle gol kralımızın (!) göğsüne kartondan bir yıldız taktık ve leblebili gazozlarımızı köpürterek “zaferimizi” coşkuyla kutladık. Ayrıca Yusuf’u Bursa’ya uğurlarken kendisine bazı Teksas - Tommiks ciltleri armağan etmeyi unutmadık.
Aradan yıllar geçti. Futbol tutkum hep sürdü ama sadece seyirci olarak. Tek bir istisnayla…
1990’lı yıllarla birlikte mahalle futbolu artık arsalarda değil, halı sahada oynanır oldu. Yöneticisi olduğum şirketin Kadıköy’de oturan elemanları da modaya uyup bir takım kurdular ve geceleri Koşuyolu’nda düzenlenen bir halı saha turnuvasına katıldılar. Maçlar hiç fena gitmiyor, bizim takım önüne kim çıksa yeniyordu. Artık haftalık şirket toplantılarında iyice sahiplendiğimiz futbol takımımızın başarısı da konuşulur olmuştu.
İşte bu toplantıların birinde, her nasılsa çenemi tutamamış, çocukluğumda futbol oynadığımı ağzımdan kaçırmıştım. O an toplantıdakilerin bana bakışlarından durduk yerde başıma iş açtığımı anlamıştım. Nitekim daha üzerinden üç gün geçmeden oyuncularımızdan biri her nasılsa hastalanmış, yedeğinin de seyahate çıkması gerekmişti. Ortada tek seçenek vardı: Boştaki formalardan birisini üzerime geçirmem!
Akşam sahaya vardığımda şaşkınlıktan kalakaldım! Takımda yer alacağımı öğrenen şirket çalışanları, maaile tribünü doldurmuşlar, yoğun tezahürat yapıyorlardı. Taraftarlarımızla tam selamlaşıyordum ki, hakem düdüğünü çalıp maçı başlatmasın mı? Oysa henüz ısınmamıştım bile. Derhal toparlanıp topu kovalamaya başladım. Fakat bu koşu uzun sürmedi. Dalağım şişmiş, ciğerlerim yanmış, nefes nefese kalmıştım. Takım kaptanımıza kaleye geçeceğimi söyledim. Cevap olumsuzdu: “Kaleyi muhasebe müdürümüz koruyor, padişah gelse bırakmam diyor!” Muhasebecilerle tartışılmaz, çaresiz defansa geçtim. Fakat top ne zaman ayağıma değse seyircinin coşkulu tezahüratıyla gaza geliyor, var gücümle yeniden ileriye koşmaya başlıyordum.
Maçı az farkla kaybettik. Takım kaptanı teselli niyetine, “Abi iyi oynadın ama kondisyonun eksik, bu akşam sıcak bir banyo yap, bir-iki gün yat dinlen, bir şeyciğin kalmaz” demesin mi? “Yok daha neler!” diye söylendim, “İdmansız olabilirim, ama yatağa düşecek kadar da değil!”
Ertesi sabah yataktan kalkamadım! Dizlerimden gacırtılı gucurtulu sesler çıkıyordu. Üç gün evden dışarı adımımı atamadım, iki hafta boyunca penguenler gibi yürüdüm!
O günden sonra topa ayak değdirmedim, ama futbol ezam Fenerbahçe taraftarı olarak sürüyor. Birkaç haftadır acayip saatlerde süregelen Dünya Kupası maçları nedeniyle uyku düzenim temelden sarsılınca da, aklıma Sisifos’un cezası geliverdi...
Bir grup arkadaş, 1999 yılının Mayıs ayında, 35 yıldır kapalı olan Galata’daki Terziler Sinagogu’nun kapılarını, bu kez sanat merkezi tabelası altında ve uluslararası bir karikatür sergisiyle dünyaya açmıştık. Serginin başlığı iddialıydı: ‘Yeni Binyılın Eşiğinde İnançlar’. İlginç olan ise, bu mekanın 1894 yılında Sultan Abdülhamit’in izniyle inşa e ...
Cosima Francesca Gaetana Wagner, ünlü Macar besteci ve piyanist Franz Liszt’in gayrimeşru çocuğu olarak 25 Aralık 1837’de dünyaya geldi. Annesi ile Liszt’in araları açılınca, henüz iki yaşındayken babaannesinin yanına verildi. Liszt, babalığını asla inkar etmemesine karşın, 9 yıl boyunca kızından uzak durdu. Cosima, ebeveynlerini tanımadan büyüdü. ...
Moda - Bahariye - Yeldeğirmeni üçgeni Kadıköy’ün kültür adasıdır. Örneğin 2021 yılından beri Osmanağa mahallesinde hizmet veren Sinematek / Sinema Evi, İstanbul’un önemli kültürel merkezlerindendir. Yeldeğirmeni’deki mimarlık ve tasarım üzerine odaklı TAK (Tasarım Atölyesi Kadıköy) bir diğer örnektir. Ancak bir kurum var ki dünyada bile eşi benzeri ...
Kitaplarınızla konuştuğunuz olmuş mudur hiç? Ben kendimi bildim bileli onlarla diyalog halindeyim. Küçük yaşta başlamıştı kitap aşkım. Resimli çocuk kitaplarının kapaklarını okşar, yapraklarını çevirmeye başladığım andan itibaren bana masallarını anlatmaya koyulurlardı. Okumayı söktükten sonra bu tutkum dinmedi, çizgi romanlara merak sardım. Semtte ...
Fransız Rivierası’nın başkenti sayılan Nice, turistlerin cirit attığı, fakat ne öyle gürültülü ve büyük bir metropol, ne de monoton bir küçük kenttir. Eşimle birlikte, yaşamının son 30 yılını Nice’te geçiren anneme ziyaretlerimiz sayesinde bu kentin hemen her mevsimini görüp tatma şansımız oldu. Son olarak geçtiğimiz Ocak ayında oradaydık. Anne ...
Bir süredir, diyetisyenimin ısrarı üzerine, bir spor salonunda kas güçlendirme çalışmaları yapmaktayım. Benim gibi 70 üzeri yaştakiler için yararlı bir etkinlik; kaslar güçlendikçe kişi daha sağlam basıyor, düşüp kalçasını kırma riski azalıyor. Ancak bu çalışmayı eğitimli bir spor hocasının gözetiminde yapmak şart. Bu anlamda şansım yaver gitti di ...
Bu yılın mayıs ayında İstanbul’da sergi açmak üzere New York’tan gelmişlerdi. Galata’nın dar sokaklarında yürürlerken, turist avcısı çığırtkanlar onlara Japonca ya da Korece seslendikçe, “Japonlara mı benziyoruz, hiç Meksikalı görmemiş mi bu insanlar?” diye şaşkınlıklarını dile getiriyorlardı. Konuk sanatçılarımız Andrea Arroyo ile Felipe Galin ...
Geçtiğimiz ekim ayının ortalarında, aralarında benim de bulunduğum yaşları 75 dolaylarındaki 30 erkek, Bodrum’daki bir sahil otelinde buluştuk. Bu toplantının tek amacı vardı: Hasret gidermek! Üç gün boyunca Saint Joseph Lisesi’ndeki öğrenci kimliklerine kavuşan ihtiyar delikanlılar, ne politika, ne dünya halleri, ne de ekonomi konuştular. Hatta fu ...
“Bereketzade’yi tek bir sözcükle özetleseydiniz hangisini seçerdiniz?” Yukarıdaki sorunun sahibi Postane’nin etkinlik ve topluluk koordinatörü Elifsena Biroğlu’ydu. Bir Mahallede Kozmopolit Kenti Aramak: Bereketzade başlıklı podcast serisinin tanıtımı için 4 Ekim günü Galata’daki Postane Hol’de düzenlenen panelin, bazı ‘komşularımızla’ birlikte, ...
Bilindik bir fıkra ile başlayalım. Emekli olduktan sonra eşiyle birlikte Toronto’yu terk ederek Ontario bölgesinde, göl kenarındaki küçük bir eve yerleşen Kanadalı mühendis, kapısının önünde kışlık odun kesiyormuş. Bu esnada sırtında baltasıyla bir Kanada yerlisinin ormana doğru yürüdüğünü görmüş ve seslenmiş: “Hey arkadaş, kış nasıl olacak?” Yerli ...
Futbola ilgim ve sevgim küçük yaşlarımda başladı. Hatta o kadar küçüktüm ki, salondaki lambalı koskocaman radyodan yankılanan spikerin heyecanlı sesi, “top kale alanında” diye haykırdıkça, hayalimde Rumeli Hisarı’na benzer bir yapının karşısında konuşlanmış bir top arabasını canlandırırdım. Sıkı bir Fenerbahçe taraftarı olan babama inat, o günlerde ...
Boynumda eğreti duran bir kravat, üzerimde yazlık ceket, elimde renk renk kravatlarla dolu bir karton kutu, vestiyerin önünde dikilmiş, nişan davetimize icabet eden arkadaşlarımızı karşılıyordum. Yıllardan 1974, günlerden 28 Temmuz’du. Hava öylesine sıcaktı ki, astarsız olmasına rağmen “yüz kilo” çeken ceketimin içinde buram buram terliyordum. Arka ...
Tuhaf bir soru değil mi? Yanıtlamadan önce neden böyle bir başlığa gerek duyduğumu anlatayım. Takip edenler bilir, 2025 yılının başından beri bu köşedeki yazılarımın konuları Kadıköy semti ve tanış olduğum kimi Kadıköylüler hakkındaydı. Bu ay istisna yapmamın nedeniyse bir okur mektubu. Okurlardan gelen e-postaları genellikle özelden yanıtlarım, ...
“Semtin ikonik isimleri varmış. Peki, şimdi var mı öyle kişiler? Misal bundan 50 yıl sonra biri Moda’yı yazsa, bahsedecek isim bulabilir mi? Güzel bir soru! “Yok, azalıyor, kalmayacak” desem -ki muhtemelen beklenti o yönde- geçmişe özlem duyan, değişim karşıtı “dinozorlar” sınıfına hoşgeldiniz! “Var, Moda’nın semt kimliği köklüdür, sağlamdır, he ...
Siz hiç gökyüzünü mora boyadınız mı? Ya da denizleri papaya turuncusuna? Ağaçların yapraklarını burgonya bordosuna, insanların suratlarını çağla yeşiline? Küçükken öyle yapardım. Nedense ergenliğe ulaştığımda anlaşıldı renkleri ayırt edemediğim. Ama o zamana kadar resimlerimi kasten, sırf muzırlık olsun diye bozduğumu zanneden ilkokul öğretmenimden ...
Hani tv’deki durum komedilerinde (sitcom), aile içinde mutlaka muzip bir kardeş, enişte, kayınço ya da bacanak ön plana çıkar ya, her daim pozitif enerjiyle yüklü, bulunduğu ortamı neşelendirip hareketlendiren, herkes tarafından sevilen, müstesna bir kişilik… rahmetli bacanağım tam da böyleydi işte, çocuk tarafını canlı tutmayı başaranlardan! An ...
Bundan yıllar önce, ikinci ile üçüncü cemre arasındaki günlerden bir sabah, Yaren leyleğin atalarından biri, koordinatları iyi ayarlayamamış olmalı ki, su ile toprak sınırındaki bir yere bırakıvermiş beni! Balık burcunda doğanlar biraz böyledir işte, kâh suda, kâh karada. Bugünlerde herkes güzel umutlarla baharın gelişini gözlerken, ben heyecanl ...
Kadıköy yepyeni bir değer kazandı! Yılın ilk günlerinde Moda’da açılan Turhan Selçuk Kültür Evi’nden söz ediyorum. Bence Türk karikatür tarihinde üç önemli mihenk taşı vardır: Cemil Cem, Cemal Nadir ve Turhan Selçuk. Cemil Cem (1882 -1950), editoryal denilen modern gazete karikatürünün babasıdır. Cemal Nadir Güler (1902 - 1947) Türk karikatürün ...
Kim derdi ki günün birinde onun yazdığı gazetede, belki de onun köşesine kurulup Kadıköy yazıları yazacağımı? Moda çay bahçesinde buluştuğumuz günü hatırlıyorum. Bana yeni projesinden söz etmişti. Sıradan insanları izliyor, portrelerini hafızasına kazırken zihninde hikâyelerini kurguluyordu. Hatta bazen fotoğraflarını bile çekiyordu. Aslında kal ...