Yazlarımızı çaldılar!

04 Eylül 2026 - 09:00

Dikkat! Bu yazı buram buram nostalji içerir, baştan uyarıyorum!

Fakat öncesinde sizi bu yazın en sıcak günlerine, ağustos ayının hemen başına götürmek istiyorum. 4 Ağustos günü ajanslar şöyle bir haber paylaştı: “Caddebostan Plajı pazar günü en yoğun günlerinden birini yaşadı. Plaj o kadar kalabalıktı ki, metrekareye neredeyse 2 insan düşüyordu...”

Haberi internetten okuyunca gözlerimin önünde çocukluğumun Caddebostan Plajı belirdi. O yıllarda da yoğunluk yaşanırdı. Plaja girmek için gişede birkaç dakika sıra beklediğimiz bile olurdu. Çoğu kez numaralı kabin kalmaz, duhuliye denen giriş ücretini ödedikten sonra anahtarsız kabinlerde soyunurduk.

Biz çocukların en büyük eğlencesi, denizin sığ kesiminde bacaklarımızı doksan derecelik açıyla açıp suda oturmak ve ellerimizin yardımıyla yavaş yavaş sahile doğru sürünmekti. Kıyıya vardığımızda, bacaklarımızın arasında oluşan su havuzunun içinde küçücük balıklar ve hatta bazen minik şeffaf karidesler olurdu. Avuçlarımızla bunları yakalar kavanozlara doldururduk. Tabii bu arada kıyıda sürünmekten içimiz dışımız kum olurdu!

Böyle düşünürken, o an açık olan Apaçık Radyoda “Ada” adlı program başladı. Salı günleri Deniz Pak ile Levon Bağış’ın gerçekleştirdikleri sohbet programını kaçırmamaya çalışırım. Bu defaki programın konusu, tesadüf bu ya, “yazlıkçılar” idi. İki “ada insanı”, geçmişteki yazlıkçıların İstanbul’un Prens Adalarına seyrüseferlerini tatlı tatlı konuşurlarken, ben yine çocukluğuma, 1950’li yılların yazlarına ışınlandım.

Kışları Nişantaşı’nda, yazları Caddebostan’da geçirirdik. Mayıs ayının sonlarında evde bir hareketlilik başlardı. Mutfak eşyaları gazete kağıdına sarılıp kutulanır, perdeler sökülüp yerlerine eski çarşaflar gerilir, halılar naftalinlenip kaldırılır, büyük günün gelmesi beklenirdi. Bir sabah erkenden kapı çalar, içeriye güçlü kuvvetli üç adam dalardı. Hiç vakit yitirmeden evde yatak-yorgan, dolap, masa, sandalye ne varsa sırtlayıp aşağıda bekleyen üstü açık kamyona yüklerlerdi. Nedense işe önce buzdolabından başlarlardı. Evin bu en kıymetlisini battaniyelerle sarıp sarmalar, alttan geçirdikleri kayışları omuzlayarak koca dolabı bir çırpıda aşağıya indirirlerdi. Kırılacak mutfak eşyaları için küfeleri vardı. 

Tepeleme dolan kamyonun üzerini brandayla örter, eşyaları kalın urganlarla sımsıkı bağlarlardı. Artık tamamen boşalmış daireye veda etme zamanı gelmiştir. Tüm aile, kıymetli küçük eşyalarımız ellerimizdeki çanta ve torbalarda, kıtalararası yolculuğumuza koyulurduk. Anadolu yakasına vapurla geçtiğimizden, arabalı vapur sırasında saatlerce beklemek zorunda kalan eşya yüklü kamyondan çok önce varırdık kiralanan yazlığa. Bizi bekleyen bomboş daire, genellikle rutubet ve taze boya kokardı. Bu, en sevdiğim kokuydu!

Daha içeri girer girmez evin kadınları temizliğe girişirdi. Eşyalar gelmeden her taraf pırıl pırıl olurdu. Sonra hızla çarşı-pazar alışverişine çıkılırdı. Öğlen sandviçle idare edilse de akşam yemeğinin hazırlanması şarttı. 

Yaz benim için sınırsız özgürlük demekti: Gün boyu sokakta, bahçelerde koşturmak, bisiklete binmek, binbir çeşit meyveyi dalından koparıp yemek, çam fıstıklarını kozalaklardan sökmek, balık tutmak, akşamları kukalı saklambaç oynamak, ateş böceklerini kovalamak…

Yazın sona ermekte olduğunu ilk leyleklerden öğrenirdim. Döne döne tepemizden uzak diyarlara doğru uçuşlarını seyrederken içimi kasvet doldururdu. Çok geçmeden mahallede yeniden “göç kamyonları” belirirdi. Yazın başındaki coşku yerini hüzne bırakmıştır! Kamyonumuz gelemesin diye ne dualar ederdim. Hiç tutmazdı dualarım… Nişantaşı’na döndüğümüzde tuvalete kapanır ağlar, üç aylık özgürlüğün bedelini gözyaşlarımla öderdim. 

İlahi Levon Bağış ve Deniz Pak, beni alıp ta nerelere götürdüler?! Üstelik programın ortasında bir de Ezginin Günlüğü’nden Fayton şarkısını çalmazlar mı?! 

Evet, Caddebostan’da faytonlar da vardı. Tek atın çektiği, romanların karavanlarına benzeyen fakat daha küçük ve süslü ahşap arabalardı bunlar. Plaj çıkışında büyüklerim faytonun karşılıklı iki sırasına yerleşir, beni de genellikle arabacının yanına oturturlardı. Ne keyif! Arabacı yolunun üzerindeki insanları uyarmak için korna yerine “tikon tikon” diye ses çıkartan bir pedala basardı. Bu nedenle çocuk aklımla faytona “tikon” derdim.

Bugüne dönersek, tesadüfler zinciri radyo programıyla bitmedi. Aynı günün akşamı İngiliz The Guardian gazetesinde yazar Rebecca Solnit ile yapılmış bir söyleşiyi okudum. Yeni kitabı, Sonun Ardından Başlangıç ​​Gelir: Değişen Bir Dünya Üzerine Notlar için yazar özetle şunları söylüyordu:

“Yaz, şiirlerde ve şarkılarda kutlanan, genellikle nazik bir tanrıça olarak tasvir edilen tatlı bir mevsimdi; şimdi ise bir tehdit kaynağı olarak görülüyor. İklim değişikliğinin somut olarak neleri mahvettiğini sık sık konuşuyoruz; yangın, sel veya deniz seviyesinin yükselmesiyle yok olan yapılar, ölen ağaçlar, tehdit altındaki türler, daha sıcak havalarda eriyen buzullar gibi... Ancak yaz hepimizin manevi neşe kaynağıydı, hazinemizdi.

İklim kaosuna neden olanlara ve yeterli önlem almayı reddeden hükümetlere karşı, geleceklerini çaldıkları için gençler davalar açtı. Yaz mevsiminin neşesini hepimizden almak da bu hırsızlığın bir parçası. Kaybettiğimiz şey sadece hayatta kalma koşulları ve güvenliğimiz değil, özgürlüğümüz ve zevkimiz...”

Sahi;

Biz faytona ne zaman bindik, en son ne zaman

Şapkası sünnet gözleri cennet hocam, o zaman

Biz ne zaman büyüdük en son ne zaman 

Çocuklara yasaklar koyduk ne zaman ne zaman

Biz ne zaman büyüdük işte o zaman

Biz hayatı ne zaman sevdik en son ne zaman…*

* Fayton (Ezginin Günlüğü) şarkı sözlerinden alıntı.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Mizah ruhun gıdasıdır

“Bilimin ilk şehidi Sokrates’e “Zalimler seni ölüme mahkûm ettiler” dedikleri zaman; “Tabiat da onları” diye yanıtlamıştı. Mademki ölümün önüne geçilemiyor, ne zaman gelirse gelsin. Ve baldıran zehirini içerek cezalandırıldı Sokrates. Yargısı okunduğu zaman şöyle bağırdı: “Ey Krito, Esklapios’a bir horoz borçluyuz, kurban etmeyi unutma!” Gençleri a ...

Sisifos ve futbol

Şayet Yunan mitolojisindeki tanrılar Sisifos’u günümüzde cezalandırmak isteselerdi, tepeye her ulaştığında yeniden aşağı yuvarlanan kayanın yerine, bir futbol topu koyarlardı.  Futbola ilgim küçük yaşlarda başlamış olmalı. Aile albümündeki bir fotoğraf karesinde, kendimden büyük bir topa vururken görüntülendiğimde en fazla 2 yaşında olmalıydım, ...

Moda’da bir uzaylı ‘Evliya Çelebi’

Bir grup arkadaş, 1999 yılının Mayıs ayında, 35 yıldır kapalı olan Galata’daki Terziler Sinagogu’nun kapılarını, bu kez sanat merkezi tabelası altında ve uluslararası bir karikatür sergisiyle dünyaya açmıştık. Serginin başlığı iddialıydı: ‘Yeni Binyılın Eşiğinde İnançlar’. İlginç olan ise, bu mekanın 1894 yılında Sultan Abdülhamit’in izniyle inşa e ...

Üç güçlü kadın ve bir kitap

Cosima Francesca Gaetana Wagner, ünlü Macar besteci ve piyanist Franz Liszt’in gayrimeşru çocuğu olarak 25 Aralık 1837’de dünyaya geldi. Annesi ile Liszt’in araları açılınca, henüz iki yaşındayken babaannesinin yanına verildi. Liszt, babalığını asla inkar etmemesine karşın, 9 yıl boyunca kızından uzak durdu. Cosima, ebeveynlerini tanımadan büyüdü.  ...

Kırk yıllık “yeni” dost Nevzat Doğan

Moda - Bahariye - Yeldeğirmeni üçgeni Kadıköy’ün kültür adasıdır. Örneğin 2021 yılından beri Osmanağa mahallesinde hizmet veren Sinematek / Sinema Evi, İstanbul’un önemli kültürel merkezlerindendir. Yeldeğirmeni’deki mimarlık ve tasarım üzerine odaklı TAK (Tasarım Atölyesi Kadıköy) bir diğer örnektir. Ancak bir kurum var ki dünyada bile eşi benzeri ...

Kitaplarla konuşmak

Kitaplarınızla konuştuğunuz olmuş mudur hiç? Ben kendimi bildim bileli onlarla diyalog halindeyim. Küçük yaşta başlamıştı kitap aşkım. Resimli çocuk kitaplarının kapaklarını okşar, yapraklarını çevirmeye başladığım andan itibaren bana masallarını anlatmaya koyulurlardı. Okumayı söktükten sonra bu tutkum dinmedi, çizgi romanlara merak sardım. Semtte ...

Moda ‘La Prom’a karşı

Fransız Rivierası’nın başkenti sayılan Nice, turistlerin cirit attığı, fakat ne öyle gürültülü ve büyük bir metropol, ne de monoton bir küçük kenttir. Eşimle birlikte, yaşamının son 30 yılını Nice’te geçiren anneme ziyaretlerimiz sayesinde bu kentin hemen her mevsimini görüp tatma şansımız oldu.  Son olarak geçtiğimiz Ocak ayında oradaydık. Anne ...

Yeldo’nun Süpermen’i

Bir süredir, diyetisyenimin ısrarı üzerine, bir spor salonunda kas güçlendirme çalışmaları yapmaktayım. Benim gibi 70 üzeri yaştakiler için yararlı bir etkinlik; kaslar güçlendikçe kişi daha sağlam basıyor, düşüp kalçasını kırma riski azalıyor. Ancak bu çalışmayı eğitimli bir spor hocasının gözetiminde yapmak şart. Bu anlamda şansım yaver gitti di ...

Meksika’dan Kadıköy’e

Bu yılın mayıs ayında İstanbul’da sergi açmak üzere New York’tan gelmişlerdi. Galata’nın dar sokaklarında yürürlerken, turist avcısı çığırtkanlar onlara Japonca ya da Korece seslendikçe, “Japonlara mı benziyoruz, hiç Meksikalı görmemiş mi bu insanlar?” diye şaşkınlıklarını dile getiriyorlardı.  Konuk sanatçılarımız Andrea Arroyo ile Felipe Galin ...

Geçmişi geleceğe yansıtan ‘Kartofil’

Geçtiğimiz ekim ayının ortalarında, aralarında benim de bulunduğum yaşları 75 dolaylarındaki 30 erkek, Bodrum’daki bir sahil otelinde buluştuk. Bu toplantının tek amacı vardı: Hasret gidermek! Üç gün boyunca Saint Joseph Lisesi’ndeki öğrenci kimliklerine kavuşan ihtiyar delikanlılar, ne politika, ne dünya halleri, ne de ekonomi konuştular. Hatta fu ...

Bereketzade’den Caferağa Mahallesi’ne

“Bereketzade’yi tek bir sözcükle özetleseydiniz hangisini seçerdiniz?” Yukarıdaki sorunun sahibi Postane’nin etkinlik ve topluluk koordinatörü Elifsena Biroğlu’ydu. Bir Mahallede Kozmopolit Kenti Aramak: Bereketzade başlıklı podcast serisinin tanıtımı için 4 Ekim günü Galata’daki Postane Hol’de düzenlenen panelin, bazı ‘komşularımızla’ birlikte, ...

Kâhin değil, âlim

Bilindik bir fıkra ile başlayalım. Emekli olduktan sonra eşiyle birlikte Toronto’yu terk ederek Ontario bölgesinde, göl kenarındaki küçük bir eve yerleşen Kanadalı mühendis, kapısının önünde kışlık odun kesiyormuş. Bu esnada sırtında baltasıyla bir Kanada yerlisinin ormana doğru yürüdüğünü görmüş ve seslenmiş: “Hey arkadaş, kış nasıl olacak?” Yerli ...

Yaşasın 3F ! Futbol, Falan Feşmekân…

Futbola ilgim ve sevgim küçük yaşlarımda başladı. Hatta o kadar küçüktüm ki, salondaki lambalı koskocaman radyodan yankılanan spikerin heyecanlı sesi, “top kale alanında” diye haykırdıkça, hayalimde Rumeli Hisarı’na benzer bir yapının karşısında konuşlanmış bir top arabasını canlandırırdım. Sıkı bir Fenerbahçe taraftarı olan babama inat, o günlerde ...

Doksanıncı yaş kutlanır!

Boynumda eğreti duran bir kravat, üzerimde yazlık ceket, elimde renk renk kravatlarla dolu bir karton kutu, vestiyerin önünde dikilmiş, nişan davetimize icabet eden arkadaşlarımızı karşılıyordum. Yıllardan 1974, günlerden 28 Temmuz’du. Hava öylesine sıcaktı ki, astarsız olmasına rağmen “yüz kilo” çeken ceketimin içinde buram buram terliyordum. Arka ...

Azınlık olmak mı daha zor, farklı olmak mı?

Tuhaf bir soru değil mi? Yanıtlamadan önce neden böyle bir başlığa gerek duyduğumu anlatayım. Takip edenler bilir, 2025 yılının başından beri bu köşedeki yazılarımın konuları Kadıköy semti ve tanış olduğum kimi Kadıköylüler hakkındaydı. Bu ay istisna yapmamın nedeniyse bir okur mektubu. Okurlardan gelen e-postaları genellikle özelden yanıtlarım, ...

Herkesin bir öyküsü vardır

“Semtin ikonik isimleri varmış. Peki, şimdi var mı öyle kişiler? Misal bundan 50 yıl sonra biri Moda’yı yazsa, bahsedecek isim bulabilir mi? Güzel bir soru! “Yok, azalıyor, kalmayacak” desem -ki muhtemelen beklenti o yönde- geçmişe özlem duyan, değişim karşıtı “dinozorlar” sınıfına hoşgeldiniz! “Var, Moda’nın semt kimliği köklüdür, sağlamdır, he ...

Gökyüzünü mora boyamak

Siz hiç gökyüzünü mora boyadınız mı? Ya da denizleri papaya turuncusuna? Ağaçların yapraklarını burgonya bordosuna, insanların suratlarını çağla yeşiline? Küçükken öyle yapardım. Nedense ergenliğe ulaştığımda anlaşıldı renkleri ayırt edemediğim. Ama o zamana kadar resimlerimi kasten, sırf muzırlık olsun diye bozduğumu zanneden ilkokul öğretmenimden ...

Müziğin kimyageri

Hani tv’deki durum komedilerinde (sitcom), aile içinde mutlaka muzip bir kardeş, enişte, kayınço ya da bacanak ön plana çıkar ya, her daim pozitif enerjiyle yüklü, bulunduğu ortamı neşelendirip hareketlendiren, herkes tarafından sevilen, müstesna bir kişilik… rahmetli bacanağım tam da böyleydi işte, çocuk tarafını canlı tutmayı başaranlardan! An ...

İyi ki doğdu günlerimiz

Bundan yıllar önce, ikinci ile üçüncü cemre arasındaki günlerden bir sabah, Yaren leyleğin atalarından biri, koordinatları iyi ayarlayamamış olmalı ki, su ile toprak sınırındaki bir yere bırakıvermiş beni! Balık burcunda doğanlar biraz böyledir işte, kâh suda, kâh karada. Bugünlerde herkes güzel umutlarla baharın gelişini gözlerken, ben heyecanl ...

Moda’mıza hoş geldin Usta!

Kadıköy yepyeni bir değer kazandı! Yılın ilk günlerinde Moda’da açılan Turhan Selçuk Kültür Evi’nden söz ediyorum.  Bence Türk karikatür tarihinde üç önemli mihenk taşı vardır: Cemil Cem, Cemal Nadir ve Turhan Selçuk. Cemil Cem (1882 -1950), editoryal denilen modern gazete karikatürünün babasıdır. Cemal Nadir Güler (1902 - 1947) Türk karikatürün ...

Bakarken görmenin ötesi

Kim derdi ki günün birinde onun yazdığı gazetede, belki de onun köşesine kurulup Kadıköy yazıları yazacağımı? Moda çay bahçesinde buluştuğumuz günü hatırlıyorum. Bana yeni projesinden söz etmişti. Sıradan insanları izliyor, portrelerini hafızasına kazırken zihninde hikâyelerini kurguluyordu. Hatta bazen fotoğraflarını bile çekiyordu. Aslında kal ...

ARŞİV